2026/09/25

Eğitimin Sözü - Kamil Baki / Eğitim ve Sınavlar Üzerine Yazılar

 

♦ Bir Deyim, Bir Hekim, Bir Hikaye: Marko Paşa - Kamil Baki


♦ Gençliği Cesaretlendirmek, Geleceği Aydınlatmaktır. - Kamil Baki


♦ Çocuk Eğitiminde Ödül–Ceza Dengesi ve Sağlıklı Ebeveynlik - Kamil Baki


♦ Anne ve Babanın Çocuklar Üzerindeki Rol Model Etkisi - Kamil Baki



2026/09/23

Sınav Yolunda Öğrencinin En Büyük Yardımcılarından Biri: Spor - Kamil Baki


Spor nedir?

Spor yalnızca koşmak, terlemek, kas geliştirmek ya da bir yarışta dereceye girmek değildir.

Spor; bedenin hareket etmesi, zihnin biraz olsun dinlenmesi, insanın kendisiyle yeniden buluşmasıdır.

Başka bir söyleyişle, insanın bedenini güçlendirmek, dayanıklılığını artırmak, hareket kabiliyetini geliştirmek ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek için yaptığı düzenli, planlı ve kontrollü hareketlerin bütünüdür.

Yürümek, yüzmek, bisiklete binmek, koşmak, futbol oynamak, ağırlık çalışmak, jimnastik yapmak…

Bunların her biri sporun farklı biçimleridir.

Ama sporun asıl değeri yalnızca bedende meydana getirdiği değişikliklerde değildir.

Spor bazen yorulan bedeni değil, yorulan zihni dinlendirmektir.

Bazen insanın içindeki sıkıntıyı dağıtır.

Bazen saatlerce çözülemeyen bir sorudan sonra kısa bir yürüyüş, zihinde yeni bir pencere açar.

İşte bu nedenle spor, özellikle sınava hazırlanan öğrenciler için ayrı bir anlam taşır.

Sınava hazırlanan öğrenci spor yapmalı mı?

Kuşkusuz yapmalı.

Hatta spor, sınava hazırlık sürecinin dışında tutulacak bir etkinlik değil, dengeli bir çalışma programının parçalarından biri olarak görülmelidir.

Çünkü sınava hazırlanan bir öğrenci yalnızca kitaplarla, testlerle ve deneme sınavlarıyla mücadele etmez.

Aynı zamanda stresle, kaygıyla, yorgunlukla, dikkat dağınıklığıyla ve uzun süre masa başında kalmanın getirdiği bedensel sıkıntılarla da mücadele eder.

Saatlerce masanın başında oturmak, her zaman daha çok çalışmak anlamına gelmez.

Bazen saatlerce çalıştığını sanan öğrenci, zihinsel yorgunluk nedeniyle okuduğunu anlamakta, öğrendiğini hatırlamakta ve soruya odaklanmakta zorlanabilir.

İşte tam bu noktada hareket devreye girer.

Kısa bir yürüyüş…
Biraz bisiklet…
Hafif bir koşu…
Yüzme… Yaşa ve fiziksel duruma uygun birkaç egzersiz…

Bunlar öğrencinin derslerinden çalınmış zamanlar değildir.

Aksine, doğru planlandığında ders çalışmanın verimini destekleyen molalardır.

Çünkü insan yalnızca zihinden ibaret değildir.

Zihin bir bedenin içinde yaşar.

Beden yorulduğunda zihnin de bundan etkilenmesi kaçınılmazdır.

Sınava hazırlanan bazı öğrenciler, spor yapmayı zaman kaybı olarak görebilir.

“Bu zamanı ders çalışarak geçirsem daha fazla soru çözerim.” diye düşünebilir.

Oysa mesele yalnızca kaç soru çözüldüğü değildir.

Önemli olan, çözülen soruların ne kadarının gerçekten anlaşıldığı, öğrenilen bilgilerin ne kadarının kalıcı olduğu ve öğrencinin bu tempoyu ne kadar sürdürebildiğidir.

Sınav hazırlığı uzun bir yoldur.

Bu yol birkaç günlük bir koşu değil, aylar süren bir dayanıklılık sınavıdır.

Bu nedenle öğrencinin kendisini tüketmeden çalışmayı öğrenmesi gerekir.

Başarı yalnızca çok çalışmakla değil, doğru çalışmakla da ilgilidir.

Doğru çalışmanın içinde ise ders kadar dinlenmek, uyumak, hareket etmek, beslenmek ve nefes almak da vardır.

Sporun önemli katkılarından biri de öğrencinin ruhsal olarak rahatlamasına yardımcı olmasıdır.

Sınav yaklaşırken öğrencinin zihninde aynı sorular dönüp durabilir:

“Yeterince çalışıyor muyum?”
“Başarabilecek miyim?”
“Ya istediğim sonucu alamazsam?”
“Ya emeklerim boşa giderse?”

Bu sorular zaman zaman öğrencinin çalışma isteğini artırmak yerine öğrenciyi yorabilir.

İşte spor, bu yoğun düşüncelerin arasında öğrenciye küçük bir nefes alanı açabilir.

Bir süreliğine masadan kalkmak…
Dışarı çıkmak…
Yürümek… Gökyüzüne bakmak…

Sonra yeniden masanın başına dönmek…

Bazen zihnin ihtiyacı olan şey daha fazla bilgi değil, biraz harekettir.

Sporun öğrenciye kazandırdığı yalnızca fiziksel güç değildir.

Düzenli spor yapan öğrenci zamanla plan yapmayı, sabretmeyi, başladığı işi sürdürmeyi ve hedef doğrultusunda ilerlemeyi de öğrenebilir.

Bugün yapamadığı bir hareketi yarın biraz daha iyi yapabilir.

Bugün koştuğu mesafeyi zamanla artırabilir.

Bugün zorlandığı bir egzersizi birkaç hafta sonra daha rahat gerçekleştirebilir.

Böylece önemli bir hayat gerçeğini öğrenir:

Gelişmek, bir günde olmaz.

Tıpkı ders çalışmak gibi…

Bir günde bütün konular öğrenilmez.
Bir günde bütün eksikler kapanmaz.
Bir günde başarı gelmez.

Ama her gün biraz daha ilerlemek, zaman içinde büyük bir değişim yaratır.

Elbette sınava hazırlanan bir öğrencinin spor yapması, saatlerce antrenman yapması anlamına gelmez.

Burada amaç bir sporcu yetiştirmek değil, öğrencinin bedenini ve zihnini çalışma temposuna hazırlamaktır.

Bu nedenle sporun türü ve süresi öğrencinin yaşına, fiziksel durumuna, sağlık koşullarına ve günlük çalışma programına uygun olmalıdır.

Önemli olan sporu dersin karşısına koymak değil, dersle birlikte yaşamın içine yerleştirmektir.

Çünkü insanın hayatında yalnızca başarı yoktur.

İnsan;
çalışır,
dinlenir,
hareket eder,
düşünür,
güler,
nefes alır,
yaşar.

Bunların hepsi bir bütündür.

Sevgili öğrenciler…

Sınava hazırlanırken kendinizi yalnızca bir öğrenci olarak görmeyin.

Siz bir insansınız.
Bedeniniz var.
Zihniniz var.
Duygularınız var.
Hayalleriniz var.

Ve bütün bunların hepsinin güçlü kalması gerekir.

Bu yüzden ders çalışırken bedeninizi unutmayın.

Saatlerce aynı sandalyede oturup kendinizi tüketmeyin.

Bir süre kitabınızı kapatın.

Ayağa kalkın.
Yürüyün.
Hareket edin.
Derin bir nefes alın.
Biraz gökyüzüne bakın.

Sonra yeniden dönün masanıza.

Çünkü bazen başarıya giden yol, daha fazla çalışmaktan değil, doğru zamanda durup yeniden güç toplamaktan geçer.

Unutmayın:

Güçlü bir beden, dinlenmiş bir zihin ve düzenli bir çalışma alışkanlığı; sınav yolculuğunda birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.

Sınav bir gün bitecek.
Sorular çözülecek.
Kitaplar kapanacak.
Kalemler bırakılacak.

Ama bedeniniz ve zihniniz sizinle yaşamaya devam edecek.

Öyleyse geleceğinizi hazırlarken yalnızca sınava değil, hayata da hazırlanın.

Çünkü eğitim yalnızca bir sınavı kazanmak değildir.

Eğitim, hayatı daha iyi yaşayabilecek bir insan olabilmektir.
Kamil BAKİ


2026/09/22

Edebiyat Eğitimi - Kamil Baki

Bugün bazı gençlerimiz okuyor, edebiyatla uğraşıyor. Bu gençlere bakıp da yanlış yargılara kapılmamak gerekir. Çünkü bu gençler okullarımızdaki edebiyat eğitimiyle bu düzeye ulaşmadı. Onlar ailelerinin, yakın çevrelerinin etki ve yönlendirmeleriyle ya da kendi doğalarındaki estetik arzunun çekiciliğiyle o noktaya geldiler.

Bizim edebiyat eğitimimizdeki en büyük hata, seçilen yöntemdir. Bu yöntem değişmediği sürece başarıya ulaşmak olanaksızdır.

Edebiyat eğitimine İslamlık öncesi Türk edebiyatıyla başlayamazsınız. Divan edebiyatıyla başlayamazsınız. Çünkü genç başlangıç olarak o edebiyatları anlayamaz, anlayamadığı için de sevemez. Mecbur kaldığı için belki ezberleyebilir. Bu da edebiyatı sevdirmek adına hiçbir yarar sağlamaz.

Her alanda olduğu gibi edebiyat eğitiminde de sevgi ve ilgi başarıyı etkileyen temel zorunluluktur. Sevgi ve ilgi olmadan hiçbir şey yapamaz, hiçbir bilgiyi öğretemezsiniz.

Peki, ne yapmalıyız? Önce gençlerimize okuma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bir gence okuma alışkanlığı kazandırabilmenin yolu başlangıçta o genci sıkmayacak, o gencin ilgisini çekecek yapıtlara yönelmektir. Güncel olmanız, o gencin sorunlarına ve gerçeklerine yakın olmanız gerekir.

Okumaya yeni başlayan, henüz okuma alışkanlığı tam kazanamamış bir insan kendini ilgilendiriyorsa okur, ilgilendirmiyorsa okumaz. Belki not kaygısıyla siz ona bir şeyler okutabilirsiniz ya da okuttuğunuzu sanırsınız, ancak bu zorunluluğun ne gençlerimize ne de toplumumuza bir katkısı olur. Eskiler boşuna söylememişler: Zorla yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.

Çözüm: Edebiyat eğitiminin birinci aşaması bireye okuma alışkanlığı kazandırmaktır. İkinci aşaması bireyin bu alışkanlığını seveceği, ilgi duyacağı kitaplarla kökleştirmektir. Bundan sonra sizin bir şeyler yapmanıza gerek kalmayacak; o, eski edebiyatı da yeni edebiyatı da; Alman edebiyatını da Fransız edebiyatını da… didik didik edecek, belki bu konularda hepimizden yetkin olacaktır.


Kamil BAKİ


2026/09/20

Bir Deyim, Bir Hekim, Bir Hikaye: Marko Paşa - Kamil Baki


“Anlat derdini Marko Paşa’ya…”

Peki kimdir bu Marko Paşa?

Marko Paşa, asıl adıyla Marko Apostolidis, 1824 yılında Siros Adası’nda doğmuş Rum asıllı bir Osmanlı hekimidir. Mekteb-i Tıbbiye’yi bitirmiş, hekimlik yapmış, zamanla Osmanlı sarayında hekimbaşılık görevine kadar yükselmiş, paşa rütbesi almış önemli bir tıp insanıdır. Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin kuruluşunda da rol üstlenmiştir. 

Kaynaklarda onu çalışkan, insanlara yakın ve kendisine başvuranların sorunlarıyla ilgilenen bir kişi olarak tanımlayan bilgiler bulunmaktadır. 

İşte Marko Paşa’nın adı, yalnızca hekimliğiyle değil, insanların derdini dinleyen bir kişi olarak halkın hafızasına yerleşmesiyle Türkçenin içinde yaşamaya başlamıştır.

Fakat burada halkın ince zekâsı devreye girer. Çünkü halk, yaşadığı hayatı yalnızca yaşamaz; onu gözlemler, yorumlar, anlamlandırır ve çoğu zaman birkaç kelimeyle koca bir hikâyeye dönüştürür.

Deyimler biraz da bunun ürünüdür.

Bir olay yaşanır.
İnsanlar onu konuşur.
Olayın özü zamanla sadeleşir.
Uzun bir hikâye birkaç kelimeye sığar.
Ve sonunda o birkaç kelime, olayın kendisinden daha uzun yaşamaya başlar.

Marko Paşa’nın hikâyesinde de böyle bir süreç yaşandığı anlatılır.

Bir rivayete göre Marko Paşa, kendisine gelen insanları sabırla dinlermiş. Fakat Rum asıllı olması nedeniyle Türkçe konuşan bazı insanların anlattıklarını anlamakta zorlandığı, yanlış anlamamak için söylediklerini tekrar tekrar dinlediği anlatılır. 

Bu rivayet, onun insanları dinleyen fakat her zaman ne anlatıldığını tam olarak anlayamayan bir hekim olarak halkın dilinde farklı bir görüntü kazanmasına yol açmıştır. 

Zaman içinde ortaya çıkan ironi ise çok güçlüdür:

Sen anlatıyorsun…
O dinliyor…
Ama bir türlü anlaşamıyorsunuz.

İşte halkın mizahı tam burada kendisini gösterir. Çünkü halk bazen uzun uzun açıklamalar yapmaz. Bir insanın çaresizliğini anlatmak için sayfalarca yazı yazmaz. Bir bürokratın ilgisizliğini anlatmak için uzun cümlelere ihtiyaç duymaz.

Bir türlü anlaşılmayan derdini anlatmak için yalnızca:

“Anlat derdini Marko Paşa’ya.” der.

Ve herkes ne anlatılmak istendiğini anlar.

Sözün bugün taşıdığı anlam da biraz buradan kaynaklanır.

Derdini anlatacak kimse yoktur.
Seni dinleyen vardır ama anlayan yoktur.
Seni anlayan vardır ama çözüm üreten yoktur.
Çözüm üretecek olan vardır ama seni dinlemiyordur.

İşte bütün bu çaresizlikler, birkaç kelimenin içine sığar.

“Anlat derdini Marko Paşa’ya…”

Aslında bu söz yalnızca bir kişiyi anlatmaz.

İnsanın anlaşılma ihtiyacını anlatır.

Çünkü insanın en büyük ihtiyaçlarından biri yalnızca konuşmak değildir; anlaşılmaktır.

Bazen insanın derdine ilaçtan önce bir kulak gerekir.
Birinin gerçekten dinlemesine ihtiyaç vardır.

Sözünü kesmeden…
Ace­le etmeden…
Yargılamadan…

“Ben senin ne demek istediğini anlıyorum.” diyebilmek gerekir.

Belki de bu yüzden Marko Paşa’nın adı, üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen dilimizde yaşamaya devam etmektedir.

Çünkü insanlar değişse de insanın derdi değişmez.

İnsan hâlâ anlatmak ister.
Hâlâ anlaşılmak ister.
Hâlâ bir kapı arar.
Bir dost…
Bir hekim…
Bir öğretmen…
Bir yönetici…
Bir devlet görevlisi…
Kısacası kendisini gerçekten dinleyecek bir insan…

Fakat bazen bütün kapılar kapanır.

İnsan anlatır, anlatır, anlatır…
Sesini yükseltir.
Cümlelerini değiştirir.
Başka kelimeler seçer.
Derdini daha açık anlatmaya çalışır.
Ama karşısındaki yine anlamaz.

İşte o zaman halkın yüzyıllar içinde damıttığı o ince alay gelir akla:

“Anlat derdini Marko Paşa’ya…”

Bu sözün güzelliği de buradadır.
Bir hekimden yola çıkar.
Bir insanın hikâyesine dönüşür.

Sonra halkın mizahıyla biçimlenir.
En sonunda da toplumun ortak hafızasına yerleşir.

Belki de deyimlerin asıl gücü budur.

Onlar yalnızca kelimeler değildir.
Geçmişin bugüne bıraktığı küçük notlardır.

Bir deyimi söylediğimizde farkında olmadan geçmişten bir insanı, bir olayı, bir davranışı ve o davranışa toplumun verdiği anlamı da yeniden yaşatırız.

“Anlat derdini Marko Paşa’ya” da bize şunu söyler:

Derdini anlatmak yetmez.
Önemli olan, seni gerçekten dinleyen ve anlayan birini bulabilmektir.

Çünkü bazen insanın derdi çözülmeyebilir.
Ama insan, anlaşıldığını hissettiğinde yükünün bir kısmını bırakır.

Bazen bir çözümden önce bir anlayış gerekir.
Bazen ilaçtan önce bir söz…
Bazen de yalnızca:
“Anlat, seni dinliyorum.” diyen bir insan…

İşte belki de Marko Paşa’nın yüzyıllar boyunca dilimizde kalan asıl hikâyesi budur.

Bir insanın adı, bir deyime dönüşmüş; bir deyim, bir toplumun mizahını taşımış; o mizah da bize insan olmanın en temel ihtiyaçlarından birini hatırlatmıştır:

"Anlaşılmak..."


2026/09/13

Başarı Bilmekle Değil, Anlamakla Başlar: PISA’nın İşaret Ettiği Gerçek - Kamil Baki


Başarının ilk şartı nedir?

Daha çok bilgi mi?
Daha fazla ders saati mi?
Daha çok test çözmek mi?
Daha ağır müfredatlar mı?

Belki bunların hepsinin eğitimde büyük veya küçük bir yeri vardır. Ama bütün bunlardan önce gelen, başka bir önemli beceri vardır: "Anlamak"

Bir bilgiyi anlamadan öğrenmek mümkündür. Ezberlemek mümkündür. Sorunun doğru cevabını bulmak mümkündür.

Fakat bilgiyi anlamlandırmadan onu başka bir durumda kullanmak, farklı bilgilerle ilişkilendirmek, doğru ile yanlışı ayırt etmek ve gerçek hayattaki bir probleme uygulamak çok daha zor hatta mümkün değildir.

İşte çağdaş eğitim anlayışının önemli bir bölümü de budur.

"Çocuğa ne kadar bilgi yüklediğimizden çok, yüklediğimiz bilgiyi çocuğun ne kadar anlayabildiğine bakmak..."

"PISA’nın saptamaya çalıştığı önemli gerçek de işte budur."


PISA’nın temel amacı, 15 yaşındaki öğrencilerin okulda edindikleri bilgi ve becerileri gerçek yaşamda karşılaşabilecekleri durumlarda ne ölçüde kullanabildiklerini değerlendirmektir.

PISA’nın 2022 değerlendirme çerçevesinde okuma becerisi; metni anlamanın yanında metni kullanma, değerlendirme, üzerinde düşünme ve metinle etkileşim kurma becerilerini kapsıyor. Öğrencilerden yalnızca bir metindeki bilgiyi bulmaları değil, farklı kaynaklardan gelen bilgileri karşılaştırmaları, bilgilerin güvenilirliğini değerlendirmeleri ve metinler arasında ilişki kurmaları da bekleniyor. 

Bu son derece önemli bir değişimdir.
Çünkü gerçek hayat da bize çoğu zaman tek bir soru ve dört seçenek sunmaz.

Bir haber okuruz.
Başka bir kaynakta farklı bir bilgi görürüz.
Bir grafik karşımıza çıkar.
Bir reklam bizi ikna etmeye çalışır.
Bir sosyal medya paylaşımı bir iddiada bulunur.

Asıl mesele artık yalnızca “Bunu biliyor musun?” değildir.

Asıl mesele şudur:
“Bunu anlayabiliyor musun?”
“Bilginin doğru olup olmadığını değerlendirebiliyor musun?”
“Başka bilgilerle karşılaştırabiliyor musun?”
“Bu bilgiyi yeni bir durumda kullanabiliyor musun?”

İşte PISA’nın ölçmeye çalıştığı becerilerin önemli bölümü burada ortaya çıkmaktadır.

Okuma artık günümüzde yalnızca okuma değil, çok daha geniş bir kavram olarak karşımıza çıkıyor.

Bir metnin ana fikrini bulmak…
Metindeki önemli ayrıntıları ayırt etmek…
Yazarın ne söylemek istediğini anlamak…
Açıkça söylenmeyen bir sonucu çıkarabilmek…
Farklı metinlerdeki bilgileri bir araya getirmek…
Bir iddianın kanıtını sorgulamak…
Bilginin güvenilirliğini değerlendirmek…
Metindeki bilgi ile kendi bilgimiz arasında bağlantı kurmak…

Bunların tamamı gelişmiş okuma becerisinin önemli parçalarıdır. 

Dolayısıyla iyi okuyan öğrenci, karşımıza çıkan yeni anlayışta yalnızca hızlı okuyan öğrenci değildir.

İyi okuyan öğrenci; anlayan, sorgulayan, ilişkilendiren, değerlendiren ve gerektiğinde itiraz edebilen öğrencidir.

Matematikte de temel mesele "anlamak"tır

İlk bakışta matematik ile kitap okuma arasında doğrudan bir ilişki kurmak bazılarına şaşırtıcı gelebilir.

Çünkü matematik denildiğinde akla sayılar, işlemler, formüller ve denklemler gelir.

Fakat PISA’nın matematik okuryazarlığı yaklaşımı matematiği yalnızca işlem yapma becerisi olarak görmez. Öğrenciden gerçek yaşamdan alınmış bir problemi matematiksel olarak ifade etmesi, uygun matematiksel bilgileri kullanması ve ortaya çıkan sonucu gerçek yaşam bağlamında yorumlayıp değerlendirmesi beklenir.

Bir grafik verilir.
Bir alışveriş problemi anlatılır.
Bir nüfus değişimi gösterilir.
Bir enerji tüketimi üzerinden soru sorulur.

Öğrencinin soruyu çözebilmesi için öncelikle problemi anlaması gerekir.

Soruda ne anlatılıyor?
Hangi bilgiler önemli?
Hangi matematiksel ilişki kurulmalı?
Bulduğum sonuç gerçek hayatta mantıklı mı?

Dolayısıyla matematikte bile işlemin öncesinde bir anlama ve yorumlama süreci vardır.

Formülü bilmek önemlidir. Ama hangi durumda hangi formülü kullanacağını anlamak çok daha önemlidir.

Fen bilimlerinde de aynı yapı karşımıza çıkar

PISA, öğrencinin yalnızca bilimsel bilgiyi hatırlamasına değil; bilimsel olayları açıklayabilmesine, bilimsel araştırmayı değerlendirebilmesine, veri ve kanıtları yorumlayabilmesine önem verir. 

Bir deney sonucu verilir.
Bir hipotez ortaya konur.
Bir bilimsel iddia ileri sürülür.

Öğrencinin soracağı soru artık yalnızca: “Bu bilginin cevabı nedir?” değildir.

Öğrencinin şunları da sorgulaması gerekir:

“Bu sonuca nasıl ulaşıldı?”
“Bu sonucu destekleyen kanıt nedir?”
“Veriler gerçekten bu iddiayı destekliyor mu?”
“Başka bir açıklama mümkün mü?”

İşte burada yine anlama, ilişkilendirme, yorumlama ve eleştirel düşünme karşımıza çıkar.

PISA sonuçları bize ne söylüyor?

PISA 2022 sonuçları bu açıdan dikkat çekicidir.

Singapur, matematikte 575, okumada 543, fende 561 puanla üç temel alanda da en yüksek performansı gösteren eğitim sistemi oldu. 

Matematikte Japonya, Kore, Çin Taipei, Hong Kong ve Makao gibi Doğu Asya eğitim sistemleri; okumada ise İrlanda, Estonya, Japonya, Kore ve Çin Taipei  gibi ülkeler üst sıralarda yer aldı.
 
Fen bilimlerinde de Japonya, Estonya, Kore, Kanada ve Çin Taipei gibi eğitim sistemleri yüksek performans gösterdi.

Buradan elbette tek başına şu sonucu çıkarmak doğru olmaz: “Bu ülkeler başarılı çünkü çocukları çok kitap okuyor.”

Eğitim sistemlerinin başarısı tek bir faktörle açıklanamaz.

Öğretmen niteliği, öğretim programları, okul kültürü, aile yapısı, sosyoekonomik koşullar, okul öncesi eğitim, eğitim politikaları, ölçme-değerlendirme sistemi ve öğrencilerin öğrenmeye yönelik tutumları gibi çok sayıda değişken vardır.

Fakat önemli bir başka veri de vardır: OECD araştırmaları, öğrencilerin okumaktan hoşlanması ve okuma etkinliklerine katılımı ile okuma performansı arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu göstermesi. 

PISA verilerinde okuma etkinliğine katılımın, okuma yeterliliğiyle güçlü biçimde ilişkili olduğu belirtiliyor. 

Yani mesele yalnızca çocuğun eline kitap vermek değildir. Asıl mesele çocuğun okuduklarıyla ilişki kurmasını sağlamaktır.

Çocuğa: “Bu yıl 30 kitap okuyacaksın.” demek kolaydır.

Fakat asıl mesele şudur:

“Okuduğun kitabı anlayabiliyor musun?”
“Yazar ne anlatmak istiyor?”
“Sen yazarın düşüncesine katılıyor musun?”
“Kitaptaki olaylarla kendi hayatın arasında nasıl bir bağlantı kuruyorsun?”
“Bu kitabı bir arkadaşına önerecek olsan neden önerirdin?”

İşte okuma kültürü burada başlıyor.

Çünkü kitap okumayı bir sayısal hedefe dönüştürmek ile kitap okumayı bir düşünme alışkanlığına dönüştürmek aynı şey değildir.

OECD’nin araştırmaları da kitaplara erişimin, okuma alışkanlıklarının ve okuma zevkinin eğitim açısından önemli olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin PISA 2022 verilerinde 59 ülke ve ekonomi için öğrencilerin yarısından fazlası evlerinde 25’ten fazla kitap bulunduğunu bildirmiş; yaklaşık yüzde 30’u ise 100’den fazla kitaba sahip olduğunu ifade etmiş. 

Ancak OECD’nin kendisi de kitaplara erişim ile başarı arasındaki ilişkinin tek başına basit bir neden-sonuç ilişkisi olarak okunmaması gerektiğine dikkat çeken daha geniş bir sosyoekonomik bağlam sunmaktadır. 

Dolayısıyla hedefimiz: “çocuklara çok kitap okutmak” değil, “çocukları okuyan ve düşünen bireylere  dönüştürmek” olmalıdır.

Hızlı okumak da burada anlam kazanıyor. Ancak hızlı okumayı yalnızca kelimeleri daha kısa sürede görmek olarak değerlendirmek büyük bir yanılgıdır.

Çünkü okuma hızının gerçek değeri, anlama korunabildiği sürece ortaya çıkar.

Çocuk dakikada 300 kelime okuyup metnin ne anlattığını söyleyemiyorsa o çocuğun etkili bir okuyucu olduğunu söylemek mümkün değildir.

Buna karşılık metnin yapısını hızlı kavrayabilen, önemli bilgiyi ayıklayabilen, ana düşünceyi yakalayabilen ve okuduklarını zihninde örgütleyebilen öğrenci çok daha güçlü bir okuma becerisine sahiptir.

PISA’nın okuma çerçevesinde de temel okuma süreçleri; akıcı okuma, anlamı oluşturma, cümleler arasında bağlantı kurma, ana temaları çıkarma ve çıkarım yapma gibi becerilerle ilişkilendirilmektedir. 

Bu nedenle hızlı okuma ile anlama birbirinden koparılamaz.

Hız, anlamanın düşmanı değil, anlamayı destekleyen bir araç olduğunda değerlidir.

Asıl hedef; "bilgiyi etkili kılarak hayata dönüştürmek"tir.

Bugün çocuklarımızın bilgiye ulaşmak konusunda geçmiş kuşaklara göre çok daha büyük imkânları var.

Bir tuşa basarak milyonlarca bilgiye ulaşabiliyorlar.

Fakat bilgiye ulaşmak ile bilgiyi kullanmak aynı şey değildir.

Asıl eğitim burada başlıyor.

Bir öğrenci fotosentezi ezberleyebilir. Ama bir bitkinin neden ışığa ihtiyaç duyduğunu o öğrenci açıklayamıyorsa bilgi henüz anlam kazanmamıştır.

Bir öğrenci matematik formülünü ezberleyebilir. Ama o öğrenci gerçek hayattaki bir problemi hangi matematiksel yöntemle çözebileceğini bilmiyorsa bilgi henüz işlevsel değildir.

Bir öğrenci tarihleri ve olayları ezberleyebilir. Ama o öğrenci iki tarihsel olay arasındaki neden-sonuç ilişkisini kuramıyorsa tarih bilgisi henüz düşünceye dönüşmemiştir.

Bir öğrenci yüzlerce kelime okuyabilir. Ama o öğrenci okuduğu metnin ne söylediğini, neden söylediğini ve söylenenin doğru olup olmadığını değerlendiremiyorsa okuma henüz gerçek anlamda okuryazarlığa dönüşmemiştir.

Eğitimin amacı bilgiyi zihne doldurmak değil, bilgiyi zihinde anlamlı bir yapıya dönüştürmektir.

O hâlde okulda neyi değiştirmeliyiz?

Belki de eğitim politikamızın merkezine yeni bir soru koymalıyız: “Öğrenci bugün kaç soru çözdü?” sorusundan önce, “Öğrenci bugün neyi anladı?” diye sormalıyız.

Bunun için okullarımızda sistemli bir okuma kültürü oluşturulabilir.
Her öğrencinin seviyesine ve ilgisine uygun kitaplara erişimi sağlanabilir.
Kütüphaneler yalnızca kitapların bulunduğu odalar olmaktan çıkarılıp yaşayan öğrenme merkezlerine dönüştürülebilir.

Öğrenciler okudukları kitapları yalnızca sınav için değil, arkadaşlarıyla tartışmak için okuyabilir.
Kitaplardan hareketle tartışma, sunum, yazma ve karşılaştırma çalışmaları yapılabilir.

Bir kitap farklı derslerle ilişkilendirilebilir.
Bir roman üzerinden tarih konuşulabilir.
Bir grafik üzerinden matematik problemi üretilebilir.
Bir metnin içeriği ve kapsamı tartışılabilir.

Öğrenciye yalnızca “Kitabı okudun mu?” diye sormak yerine:

“Kitaptan ne anladın?”
“Nelere katılmıyorsun?”
“Sence yazar haklı mı?”
“Bu bilgiyi gerçek hayatta nerede kullanabilirsin?” türünden sorular yöneltilebilir.

İşte o zaman kitap, sınav için okunmuş bir nesne olmaktan çıkar, düşüncenin ve sorgulamanın aracına dönüşür.

Belki de eğitimde yeni başarı değerlendirmemiz bu şekilde olmalı

Bir öğrencinin başarısını yalnızca kaç soru çözdüğüyle ölçmek ve değerlendirmek kolaydır.

Zor olanı ise şudur:

Anlıyor mu?
Sorguluyor mu?
Bağlantı kurabiliyor mu?
Kanıt arıyor mu?
Farklı görüşleri karşılaştırabiliyor mu?
Öğrendiği bilgiyi yeni bir durumda kullanabiliyor mu?

İşte çağdaş okuryazarlığın gerçek sınavı budur.

PISA’nın matematik, okuma ve fen alanlarında ölçmeye çalıştığı becerilere baktığımızda birbirinden farklı görünen bu üç alanın altında ortak bazı zihinsel süreçler olduğunu görüyoruz: anlama, akıl yürütme, yorumlama, değerlendirme, kanıt kullanma ve bilgiyi yeni durumlara taşıma.

Bu nedenle kitap okumayı yalnızca Türkçe veya edebiyat dersinin konusu olarak görmek büyük bir eksikliktir.

Kitap okumak matematiğin de fen bilimlerinin de sosyal bilimlerin de altyapısıdır.

Çünkü bütün bu alanlarda öğrenci önce önündeki bilgiyi anlamak zorundadır.

Günümüzde değişen eğitim anlayışlarına baktığımızda eğitim sistemlerinin en önemli amacının yeni bir bina yapmak, yeni bir sınav sistemi getirmek ya da daha fazla ders saati koymak değil, "anlayan çocuklar" yetiştirmek olduğunu görüyoruz.

Okuyan…
Anlayan…
Sorgulayan…
Karşılaştıran…
Yorumlayan…
Kanıt arayan…
Düşünen…
Ve düşündüğünü ifade edebilen çocuklar.

Çünkü bilgi değişebilir.
Teknoloji değişebilir.
Meslekler değişebilir.
Ders kitapları değişebilir.

Fakat öğrenmeyi öğrenmiş, okuduğunu anlayan ve bilgiyi değerlendirebilen birey, değişen dünyanın içinde kendisine yeni bilgiler edinmenin yollarını bulabilir.

İşte bu yüzden eğitimde kitap okumayı bir “okuma ödevi” olmaktan çıkarıp bir "düşünme kültürü"ne dönüştürmek zorundayız.

Çocuğa sadece kitap vermek yetmez. O kitabın kapağını açmasını sağlamalıyız.

Sadece okutmak yetmez. Anlamasını sağlamalıyız.

Sadece anlamasını da yetmez. Sorgulamasını sağlamalıyız.


Çünkü geleceğin başarılı öğrencisi en çok bilgiyi ezberleyen öğrenci olmayacaktır.

Bilgiye ulaşabilen, bilgiyi anlayabilen, bilgiyi sorgulayabilen ve bilgiyi hayatın içinde kullanabilen öğrenci olacaktır.

Ve belki de değişen dünyada bütün eğitim reformlarının temel noktası, şu cümleyle başlayacaktır: 

"Eğitimde başarının ilk şartı, anlamayı bilen bireyler yetiştirebilmektir."