2026/09/11

"Benim Kızım Okuyacak!.." Bir Annenin Eğitime ve Geleceğe Bıraktığı Miras - Kamil Baki

“Kızlar okumaz!..”

Ne kadar bildik bir söz...

Kimi zaman bir evin kapısında, kimi zaman bir köy odasında, kimi zaman bir babanın, bir dedenin, bir komşunun ağzında dolaşan; söylenirken belki sıradan görünen ama bir kız çocuğunun geleceğinin önüne kocaman bir duvar gibi dikilen bir söz…

Benim annem de duydu bu sözü.

Ama o, bu sözün karşısında başını eğmedi.

Dimdik durdu.

Ve dedi ki:

“Benim kızım okuyacak!..”

Belki okuma yazmayı yeterince bilmiyordu annem.

Ama o, hayatı biliyordu.

Yoksulluğu biliyordu.

Cehaletin insanın önüne nasıl duvarlar ördüğünü biliyordu.

Bir insanın kendi ayakları üzerinde durabilmesinin ne büyük bir özgürlük olduğunu biliyordu.


Kendi okuyamamışlığının acısını yaşıyordu sürekli içinde.

Ama o acının, çocuklarının da kaderi olmasını istemiyordu.


“Ben okumadım da ne oldu?” diyordu.

“Bu yaşımda okumayı öğrenmeye çalışıyorum. Öğrendiğim kadarıyla gazete, kitap okuyorum."


Sonra sözü yalnız kızlarına değil, tüm insanımıza yöneliyordu:

“Bu işin erkeği de yok, kadını da.

Yaşlısı da yok, genci de...


Herkes okumalı.

Herkes dünyanın ne olduğunu öğrenmeli.”


Ne büyük bir sözdü bu!..


İlkokulu bile okuyamamış bir annenin ağzından çıkan, belki bir profesörün kürsüsünden söylenmiş kadar güçlü bir eğitim manifestosu…


"Herkes okumalı."

Çünkü okumak dünyayı anlamaktır.

İnsanı anlamaktır.

Hakkını bilmek, haksızlığa karşı çıkabilmektir.

Kendi hayatının ipini başkasının eline bırakmamak, ve en önemlisi, çocuklarına daha güzel bir dünya bırakabilmektir.


Annem bunu biliyor, ve bu yüzden çocuklarının okumasını istiyordu.


"Okusunlar ki iyi evlatlar yetiştirsinler."

Onlar da daha iyi evlatlar yetiştirsinler.

Ailelerine, ülkelerine, insanlığa hizmet etsinler.

Kimseye muhtaç olmadan, kendi alın terleriyle, kendi emekleriyle, kendi ayakları üzerinde huzur içinde yaşasınlar.


Dünya denilen bu büyük bahçede onların da bir ağacı...

Bir çiçeği…

Bir gülü…

Bir gölgesi…

Bir izi olsun.


Ve annem o gün tüm kararlılığıyla ifade etti: 

“Benim kızım okuyacak!..”


Ablam okudu.

Öğretmen oldu.


Başta kendi çocukları olmak üzere binlerce çocuğun hayatına dokundu.

Bir çocuğun elinden tuttu.

Bir başkasına kitap verdi.

Bir diğerine yol gösterdi.


Belki adını hiç hatırlamadığı birçok öğrenci için ışık olmaya çalıştı.

Gün geldi o ışıklar büyüdü kendi çevrelerini aydınlattı.


Öğretmenlik aslında biraz da bu değil mi?..

"Daha güzel bir dünya için yeni mumlara ışık olmak"


Ablam da öyle yaptı...


Annemin “Benim kızım okuyacak!” sözü, gün geldi sınıflarda binlerce çocuğa ulaşan bir sese dönüştü.


Sonra annem ikiz kızlarını da okuttu.

Biri mühendis oldu.

Üniversite öğrencileri için okul yaptı.

Yurt yaptı.

Bir annenin küçük evinde başlayan eğitim mücadelesi, yıllar sonra başka gençlerin eğitimine kapı açan yapılara dönüştü.


Diğeri vergi dairesinde müdür yardımcısı oldu.

“Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” diyerek ülkesine hizmet etti.


Böylece annemin kızları yalnızca kendi hayatlarını değiştirmediler.

Ülkenin geleceğine de kendi güçleri oranında katkıda bulundular.


Peki annemin erkek çocukları?..

Onlar da okudu.

İyi insan, iyi vatandaş olmak için mücadele ettiler.


Babam ise bu hikâyenin sessiz kahramanlarından biriydi.

Hep annemin yanında durdu.

Onun mücadelesine omuz verdi.

Evlendiğinde lise mezunu olan o insan, üç çocuktan sonra üniversiteyi bitirdi.


Demek ki okumak için hiçbir zaman “geç” değilmiş.

Demek ki insan isterse yılların önüne geçebiliyormuş.

Demek ki bir annenin küçücük bir cümlesi, bir ailenin kaderini değiştirebiliyormuş.


Bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:

Bir insanın hayatını değiştirmek için bazen büyük sözlere, büyük makamlara, büyük servetlere ihtiyaç yok.


Bazen bir annenin kararlılığı...

Bazen bir babanın desteği…

Bazen bir öğretmenin sabrı…

Bazen bir kitabın sayfası…

Bazen de bir çocuğa söylenen tek bir cümle, hayatın akışını değiştirebiliyor.


“Benim kızım okuyacak!..”


Eğitim, gerçek anlamda herhangi bir okuldan alınmış bir diploma değildir.

Eğitim, insanın kendisine verilen hayatı anlamlandırma çabasıdır.

Bir çocuğa “Sen de yapabilirsin.” diyebilmektir.

Bir kadının kendi kararlarını verebilmesini sağlamaktır.

Bir erkeğe dünyaya fiziki güçle değil, akılla ve vicdanla bakmayı öğretmektir.

Bir toplumun karanlığını biraz olsun aydınlatmaktır.


Bu yüzden “Kızlar okumaz!” diyenlere karşı söylenecek en güzel söz hâlâ aynıdır:

Kızlar okuyacak.

Erkekler de okuyacak.

Çocuklar okuyacak.

Kadınlar okuyacak.

Yaşlılar okuyacak.

Gençler okuyacak.

Herkes okuyacak...


Çünkü okumak kimsenin ayrıcalığı değildir, olamaz, olmamalıdır da.

Okumak; ekmek gibi, su gibi, hava gibi herkesin en doğal hakkıdır.


Bir toplumda kız çocuklarının önüne “sen okuyamazsın” diye duvar örüldüğünde yalnızca o çocuğun geleceği değil, tüm toplumun geleceği karartılmaktadır aslında.


Çünkü bugün okul sıralarında oturan kız çocukları, yarının öğretmenleri, mühendisleri, doktorları, bilim insanları, anneleri, yöneticileri, sanatçıları ve yurttaşlarıdır.

Onların ellerindeki kalem, yalnızca bir kalem değil, bir ülkenin geleceğine uzanan bir köprüdür.


Benim annem okuma yazmayı geç öğrendi.

Ama hayatın en önemli cümlesini birçok kişiden önce gördü ve söyledi:

"Herkes okumalı."


Çünkü insan bilmeden özgürleşemez.

Bilmeden hakkını savunamaz.

Bilmeden dünyayı değiştiremez.


Ve o, kendi okuyamamışlığının sınırlarını aşıp çocuklarının önünü açmayı seçti.

Kendi hayatında kapanan bir kapıyı, çocukları için açtı.


O kapıdan önce ablam geçti.

Sonra ikiz kızları…

Sonra erkek evlatları…

Daha sonra onların yetiştirdiği çocuklar geçti.


İşte eğitim biraz da budur.

Bir annenin evinde yakılan küçük bir kandilin, yıllar sonra binlerce insanın yolunu aydınlatmasıdır.

Bir insanın elindeki bir meşalenin, diğer insanların hayatlarına ışık olmasıdır.


Bugün anneme bir şey söyleyebilseydim, sanırım yalnızca şunu söylerdim:

“Anne, sen haklıydın.”

Senin kızların okudu.

Ve dünya biraz daha güzelleşti.


Senin çocukların okudu.

Ve senin açtığın yol, senden sonra gelenlere çok değerli bir miras oldu.


Sen belki okul sıralarında oturamadın.

Ama çocuklarının hayatına bir okul kurdun.


Belki çok kitap okuyamadın.

Ama çocuklarına hayatın en önemli kitabını açtın.


Ve o kitabın ilk cümlesi şuydu:

“Benim kızım okuyacak!..”


İyi ki söyledin anne.

İyi ki o sözü duyduğunda susturmadın kendini.

İyi ki başını eğmedin...


Ve ben şimdi daha iyi anlıyorum ki bir annenin ayağa kalkışı, bir ailenin ayağa kalkışıdır.


Bir kız çocuğunun eline verilen bir kitap, bir kuşağın kaderini değiştirir.

Bir annenin söylediği tek bir cümle, yıllar sonra bir ailenin değil, bir toplumun geleceğine dönüşür:


2026/09/10

Çocuk Susarsa, Gelecek Susar - Kamil Baki

Bazen yetişkin olmak, acele etmektir.


Yetişecek işler…

Bitirilecek telefon konuşmaları…

Ödenecek faturalar…

Çözülecek sorunlar…


Bütün bunların arasında küçük bir ses yükselir.

“Anne, biliyor musun bugün ne oldu?”

Tam o anda sabrımız tükenir.

“Sus…”

“Yeter artık…”

“Tamam, anladım.”

“Şimdi değil.”


Bu cümleler çoğu zaman kötü niyetle söylenmez.

Yorgunluktan söylenir.

Yoğunluktan söylenir.

Hayatın telaşından söylenir.


Ama çocuk, niyeti değil; duyduğu sözü hatırlar.


Bir anne olarak…

Bir baba olarak…

Bir öğretmen…

Bir abi…

Bir abla…

Bir büyükanne ya da büyükbaba olarak…

Farkında olmadan çocukların en kıymetli özgürlüğünü kısıtlayabiliyoruz.


Çünkü çocuk için konuşmak, yalnızca kelimeleri art arda dizmek değildir.


Konuşmak; nefes almak gibidir.

Su içmek gibidir.

Ekmek yemek gibidir.


Konuşmak, çocuğun dünyayı tanıma biçimidir.


Gelişim psikolojisi ve dil gelişimi üzerine yapılan araştırmalar, çocukların beyin gelişiminin sosyal etkileşim ve karşılıklı konuşmalarla büyük ölçüde desteklendiğini gösteriyor. Çocuk ne kadar çok dinlenir, ne kadar çok soru sorabilir ve cevap alabilirse; kelime hazinesi, düşünme becerisi, problem çözme yeteneği ve duygularını yönetme kapasitesi de o ölçüde gelişiyor.

Her cevaplanan soru, beyninde yeni bir pencere açıyor.

Her sabırla dinlenen cümle, özgüvenine yeni bir tuğla koyuyor.

Her “Seni dinliyorum.” sözü, karakterinin temelini biraz daha sağlamlaştırıyor.


Çocuk konuşurken aslında sadece konuşmaz.

Merak eder.

Hayal kurar.

Bağ kurar.

Öğrenir.

Yanılır.

Tekrar dener.

Hayatı prova eder.


Bir çocuğun bitmek bilmeyen “Neden?” soruları, aslında insanlığın, bütün bilim tarihinin başlangıcıdır.


Bugün laboratuvarlarda çalışan bilim insanlarını, gökyüzünü inceleyen astronomları, yeni ilaçlar geliştiren doktorları, köprüler yapan mühendisleri çocukluklarında diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri; soru sormaktan vazgeçmemeleridir.


Merakın sustuğu yerde öğrenme de susar.

Öğrenmenin sustuğu yerde gelişme durur.

Gelişmenin durduğu yerde ise toplum yavaş yavaş çoraklaşır.


Elbette çocuk her istediği anda, sınırsızca konuşamayabilir.


Çocuk, dinlemeyi de öğrenmelidir.

Sıra beklemeyi de…

Başkalarının söz hakkına saygı duymayı da…


Fakat bunları öğretmenin yolu onu susturmak değil, konuşmanın da dinlemenin de bir adabı olduğunu sevgiyle göstermektir.


Çünkü sürekli susturulan bir çocuk, zamanla yalnızca konuşmaktan vazgeçmez.

Soru sormaktan vazgeçer.

Hayal kurmaktan vazgeçer.

Fikir üretmekten vazgeçer.

Kendine güvenmekten vazgeçer.


Ve en acısı…

Bir gün gerçekten sessizleşir.

İşte o sessizlik, ilk anda kulağa huzur gibi gelebilir.


Oysa bazen en büyük gürültü, konuşamayan bir çocuğun içindedir.

Unutmamalıyız ki çocuklar bugünün misafiri değildir.

Yarının öğretmeni, hâkimi, sanatçısı, işçisi, çiftçisi, doktoru, mühendisi, yöneticisi, yazarı ve anne babasıdır.

Bugün onların sesini kısmak, yarının sesini kısmaktır.


Bir toplumun gerçek zenginliği ne altınıdır ne petrolüdür ne de gökdelenleridir.

Gerçek zenginliği; korkmadan konuşabilen, düşüncesini ifade edebilen, soru sorabilen ve dinlenildiğini bilen çocuklarıdır.


Çocuk konuşursa ev canlanır.

Çocuk konuşursa okul canlanır.

Çocuk konuşursa sokak canlanır.

Çocuk konuşursa umut çoğalır.

Çocuk konuşursa gelecek filizlenir.


Ama çocuk susarsa…

Önce ev sessizleşir.

Sonra okul.

Sonra şehir.


Ve gün gelir…

Koskoca bir ülke, yağmur bekleyen çorak bir toprağa döner.


Çocukların sesini kısmayalım.

Bırakın cümleleri uzasın.

Soruları çoğalsın.

Hayalleri taşsın.


Çünkü bir çocuğun sesi, yalnızca bugünü değil; yarını da inşa eder.

2026/09/09

En Zor Yüzleşme: Aynayı Kendimize Tutmak - Kamil Baki

Toplum olarak eleştirilmekten pek hoşlanmıyoruz.

Kim hoşlanır ki diyebilirsiniz.
Kuşkusuz doğru; eleştirilmekten, gerçeklerle yüzleşmekten hiç kimse hoşlanmaz.
Özellikle de biz.
Çünkü mükemmel bir insan olarak, daha doğrusu mükemmel bir insan olduğumuza inandırılarak yetiştirilmişiz; ne yapalım, bu bizim suçumuz değil, sadece acı bir gerçeğimiz.

Geçmişimize baktığımızda hep annemizin, babamızın en güzeli, en yakışıklısı olmuşuzdur.
Dünyanın gelmiş geçmiş ilk ve son harikası, en mükemmel varlığı…
Hele okula başlayınca okulun en akıllısı, en çalışkanı…hatta, geleceğin en büyük dahisi…
Bu olgu bu şekilde süregelmiştir bizim toplumumuzda hep.
Belki daha yıllarca böyle gidecek…
Baksanıza atasözlerimize bile girmiş: Kargaya yavrusu, kuzgun görünür.
Aksini söylerseniz vay halinize…

Sakın yanlış anlaşılmasın, bu süreçte kesinlikle hiçbir art niyet yoktur.
Hatta, bu davranışın aşırı sevgiden kaynaklanan bir iyi niyet olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

Çocuk, bir ailenin en değerli varlığıdır kuşkusuz.
Bu konuda tüm anne babalarla hemfikirim.
Neyimiz varsa onlar için.
Yaşamımızın tek gayesi, mutluluğumuzun tek kaynağı…

Herkes bu gerçeği bilir ve bu gerçeğe göre hareket eder.
Bakın çevrenize, akrabalar, dostlar, komşular, annenizle babanızla uzak yakın temas içinde olan herkes…
Onlar da aynı süreçten geçmiştir çünkü.
Onlar da çocuklarını yetiştirirken aşağı yukarı aynı davranışları sergilemişlerdir.
Bunları bildikleri için, hiç itiraz etmeden günü geldiğinde üstlerine düşen rolü hemen üstleniverirler. Hatta, daha fazlasını bile…
Vallahi oğlunuz harika…
Kim ne derse desin kızınız mükemmel…
Tüü tüü maşallah…
Allah nazardan saklasın…
Eğer ben bir şeyler biliyorsam, çook büyük adam olacak bu çocuk…

Ve sonuçta bizim tarafımızdan şişirilmiş, her an patlamaya hazır bir balon.
Bir tek iğne darbesi…
Tıssss.
Sonuç: Hüsran.

İşte bu yüzden kaçışımız gerçeklerden.
İşte bu yüzden kaçışımız kendi gerçeğimizden.
İşte bu yüzden soramayışımız kendimize, ben neyim, gerçek gücüm, hacmim ne, diye.

Ancak sormak, önce kendimizi tanımak zorundayız.
Gözlerimizi, başkalarına değil; kendimize çevirmek zorundayız.
Hatalarımızı, yanlışlarımızı, eksiklerimizi görmek ve düzeltmek zorundayız.
Biz düzelirsek dünya düzelir, biz değişirsek dünya güzelleşir daha yaşanır olur..

Haydi o zaman önce kendimizi sonra dünyayı yeniden yaratmaya.




2026/09/08

İnsanı İnsana Anlatan İki Mucize: Anne ve Çocuk - Kamil Baki

Çocuk büyür.

Herkes, büyüyen yalnızca çocuğun bedeni sanır. 

Oysa görünmeyen bir yerde, sessizce büyüyen bir başkası daha vardır: Anne.


Çocuk her yeni adım attığında, anne kendi geçmişine doğru bir adım daha iner. Çocuğunun yüzünde kendi çocukluğunu görür; korkularını, sevinçlerini, kırgınlıklarını, eksik kalmış sarılışlarını yeniden yaşar. 

Dün anlam veremediği birçok davranış, bugün çocuğunun gözlerine bakarken anlam kazanır.


Çocuk büyür.

Anne, yaşadığı ama anlayamadığı çocukluğunu yeniden yaşamaya başlar. 

Bir zamanlar kendisine ağır gelen kuralların ardındaki endişeyi, sert sandığı seslerin içindeki merhameti, sustuğu gecelerin arkasındaki yorgunluğu fark eder.

İnsan bazen kendi hayatını, yaşayarak değil; evladının hayatını izleyerek anlar.


Çocuk büyür.

Anne, değerini bilemediği yılların kıymetini öğrenir. 

Zamanın, ne kadar cömert görünse de aslında ne kadar cimri olduğunu fark eder. 

Bir gün, bitmeyecek sandığı uykusuz gecelerin, küçücük avuçların elini sımsıkı tuttuğu yürüyüşlerin, “anne” diye seslenen ilk kelimenin, aslında ömür boyu özlenecek birer hatıra olduğunu tüm bedeninde hisseder.

Çünkü zaman, yaşanırken sıradan; yaşandıktan sonra mucizedir.


Çocuk büyür.

Ve anne, yıllar önce kendi annesinin söylediği o cümlenin içine ilk kez gerçekten girer:


“Beni bir gün sen de anne olduğunda anlayacaksın.”


Bu söz artık kulağıyla duyduğu bir cümle değildir. Kalbiyle yaşadığı bir hakikattir.

Anlar ki anneler öğüt vermez aslında, geleceğin hatıralarını emanet ederler çocuklarına.


İnsan, bazı cümleleri duyduğu yaşta değil, olgunlaştığı yaşta anlar.


Çocuk…

İnsanın, kendine tutulmuş en saf aynasıdır.


Bir çocuk dünyaya geldiğinde yalnızca yeni bir hayat başlamaz. 

Aynı anda yeni bir anne doğar, yeni bir baba doğar, yeni bir sevgi doğar. 

İnsan, kendi sınırlarını ilk kez bir başkası için aşabileceğini öğrenir.


Çocuk sevgidir.

Çünkü sevgi, hiçbir karşılık beklemeden geceler boyunca gözünü kıpmadan sabahlamaktır.


Çocuk umuttur.

Çünkü en karanlık günlerde bile geleceğe dair inancı, yeniden yeşerten küçücük bir gülüştür.


Çocuk güvendir.

Çünkü insan, dünyanın bütün kötülüklerine rağmen hâlâ iyiliğin mümkün olduğuna, dünyaya onun gözlerinden bakarak inanır.


Fakat "insanı insana, insanı bize anlatan" yalnız, çocuk değildir.

Bir o kadar da "anne"dir aslında.


Anne; fedakârlığın sözlükteki karşılığı değil, hayatın içindeki sessiz hâlidir.

Annelik, canından can vermektir.

Her gün biraz daha kendini eksilterek çocuğunu tamamlamaktır.

Kendi uykusunu onun huzuruna değişmektir.

Kendi korkularını içine gömüp onun cesaretini büyütmektir.

Kendi gözyaşını saklayıp onun gülüşünü çoğaltmaktır.


Annelik, kendini unutmak değil; kendini daha büyük bir sevginin içinde yeniden bulmaktır.

Çünkü anne, “ben” demeyi yavaş yavaş unutan insandır.

Önce “biz” olur.

Sonra “sen” olur.

Ve en sonunda çocuğunun mutluluğunda yaşayan sessiz bir dua olur.


Belki de annelik, varlığını başka bir varlığın potasında eritmek değildir sadece.

Kendi ömrünü, başka bir ömrün köklerine su yapabilmektir.


Çocuk büyür.

Anne olgunlaşır.

Yıllar geçer.

Çocuk bir gün kendi yoluna yürür.


Anne ise geride kalan oyuncaklara, küçülen kıyafetlere, eski fotoğraflara bakarken şunu fark eder:

Aslında büyüyen yalnızca çocuk olmamıştır.

Sevgisi büyümüştür.

Sabrı büyümüştür.

Merhameti büyümüştür.

Kalbi büyümüştür...


Ve belki de insan, en çok anne olduğunda değil; annesini anlamaya başladığında gerçekten büyümüştür.


Çünkü hayatın en büyük döngüsü şudur:

Bir çocuk büyür…

Bir anne olgunlaşır…

Bir evlat annesini anlar…

Ve sevgi, kuşaktan kuşağa sessizce insanlığı büyütmeye devam eder.

2026/09/07

Çocukların ve Gençlerin Başarısında Uykunun Önemi - Kamil Baki

İnsan yaşamı, görünmeyen ama hayatı derinden şekillendiren alışkanlıklar üzerine kuruludur. Bunların en değerlilerinden biri de uykudur. 

Uyku, yalnızca dinlenmek değildir. O, büyüyen bedenin güç kazandığı, öğrenilen bilgilerin hafızaya işlendiği, duyguların dengelendiği ve yarının umutlarının sessizce filizlendiği eşsiz bir yaşam sürecidir.

Bilimsel araştırmalar göstermektedir ki çocukluk ve ergenlik döneminde yeterli ve kaliteli uyku; beyin gelişimini destekler, dikkat ve odaklanmayı artırır, öğrenmeyi kolaylaştırır, bağışıklık sistemini güçlendirir ve duygusal dayanıklılığı geliştirir. Yeterince uyuyabilen öğrenciler, yalnızca sınavlarda daha başarılı olmakla kalmaz; problem çözme, karar verme, empati kurma ve yaratıcı düşünme becerilerinde de daha güçlü bir gelişim gösterirler.

Buna karşılık düzensiz uyku; dikkat eksikliği, unutkanlık, akademik başarıda düşüş, öfke kontrolünde zorlanma, kaygı ve depresyon belirtileri, obezite riski ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi pek çok olumsuz sonuca zemin hazırlayabilir. Özellikle gece geç saatlere kadar telefon, tablet ve bilgisayar ekranlarına maruz kalmak, beynin uykuya hazırlanmasını sağlayan melatonin hormonunun salgılanmasını geciktirerek bu süreci daha da olumsuz etkiler.

Bu nedenle sağlıklı uyku, yalnızca bireysel bir tercih değil; aile, okul ve toplumun birlikte koruması gereken ortak bir değerdir.

Sevgili Öğretmenler,

Bir öğrencinin derste dalgın görünmesi her zaman isteksizlikten kaynaklanmayabilir. Bazen yorgun bir zihin, öğrenmeye çalışan sessiz bir çocuğun en büyük engelidir. Akademik başarının temelinde yalnızca iyi bir öğretim değil, sağlıklı yaşam alışkanlıkları da vardır. Öğrencilerimize bilgi kadar yaşam becerileri kazandırmak, onlara uykunun öğrenmedeki vazgeçilmez yerini anlatmak da eğitimin önemli bir parçasıdır.

Değerli Anne ve Babalar,

Çocuklarımızın geleceğine bırakabileceğimiz en kıymetli miraslardan biri düzenli yaşam alışkanlıklarıdır. Evde oluşturulan sakin akşam rutinleri, belirli yatış saatleri, ekran kullanımının sınırlandırılması ve sevgi dolu bir aile ortamı; çocukların hem ruhsal hem de fiziksel gelişimini destekleyen görünmez bir eğitimdir. Unutmayalım ki çocuklar, söylediklerimizden çok yaşadıklarımızı örnek alırlar.

Sevgili Öğrenciler,

Başarı yalnızca daha çok çalışmakla değil, doğru dinlenebilmekle de kazanılır. Uyurken beyniniz gün içinde öğrendiklerinizi düzenler, hafızanızı güçlendirir ve sizi yeni güne hazırlar. Ertesi gün daha dikkatli olmak, daha hızlı öğrenmek ve kendinizi daha mutlu hissetmek istiyorsanız, uykunuzu ertelemeyin. Çünkü uyku, zaman kaybı değil; başarının en sessiz yatırımcısıdır.

Başka bir söyleyişle, sağlıklı bir toplum; sağlıklı bireylerle, sağlıklı bireyler ise çocuklukta kazanılan doğru alışkanlıklarla yetişir. Düzenli uyku, yalnızca bugünün ders başarısını değil; yarının üretken, mutlu ve güçlü bireylerini de şekillendirir.

Her akşam zamanında sönen bir ışık, aslında geleceğe umutla açılan bir penceredir. Çünkü dinlenmiş bir zihin daha iyi öğrenir, öğrenen bir birey daha doğru düşünür ve doğru düşünen nesiller daha güçlü bir toplum inşa eder.

Uyku, gecenin sessizliğinde başlayan; sağlığın, başarının ve mutlu bir geleceğin en güçlü yolculuğudur.