“Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını almış.”
İnsan doğasına ayna tutan, düşündürücü bir söz…
Bir gözlem, bir izlenim, belki de insanlığın değişmeyen bir gerçeği…
İnsan, çoğu zaman kendi düşüncelerini doğru, kendi kararlarını yerinde, kendi mantığını ise en güvenilir yol olarak görür. Başkalarının söylediklerini dinlese bile zihninin bir köşesinde kendi yargılarına duyduğu güveni korur. Çünkü insan yalnızca düşünceleriyle değil; alışkanlıklarıyla, deneyimleriyle, inançlarıyla ve benliğiyle de karar verir.
Bu yüzden bazen en doğru fikir, insanın kendi fikrinin gölgesinde kalır. Daha iyisi söylense, daha sağlam gerekçeler ortaya konsa bile kişi, alıştığı düşünceden vazgeçmekte zorlanır.
Çünkü fikir değiştirmek, kimi zaman yalnızca bir düşünceden vazgeçmek değil, tam tersine insanın kendi yanılabilirliğiyle yüzleşmesidir.
Oysa düşünmek, yalnızca kendi aklının sesini dinlemek değil, başka akılların sesine de kulak verebilmektir.
Gerçek bilgelik, her sorunun cevabını bildiğine inanmakta değil, bilmediklerinin farkına varabilmektedir.
İnsan, kendi aklını kullanmalı elbette.
Ancak aklını bir hüküm makamına dönüştürmemeli; onu sorgulayan, araştıran, karşılaştıran ve gerektiğinde kendini düzeltebilen bir rehber olarak görmelidir.
Nitekim bir başka bilge söz, bu gerçeği yüzyıllardır hatırlatır bize:
“Bin bilsen de bir bilene danış.”
Bu söz, insanın kendi bilgisini küçümsemesini değil, bilgisinin sınırlarını tanımasını öğütler.
Çünkü bilgi sahibi olmak başka, her şeyi bilmek başkadır; deneyim kazanmak başka, her durumda doğru karar vermek başkadır.
Bazen bir uzmanın bilgisi, bazen bir ustanın deneyimi, bazen de hiç beklemediğimiz bir insanın sade bir sözü, göremediğimiz bir gerçeği önümüze koyabilir.
Önemli olan, o gerçeğin kimden geldiğinden çok, ne söylediğini anlayabilmektir.
Üstelik danışmak, insanın iradesinden vazgeçmesi değildir. Aksine, kararını daha sağlam temellere oturtma çabasıdır.
Farklı düşünceleri dinlemek, olasılıkları değerlendirmek ve kendi yargısını yeniden gözden geçirmek, insanın aklını eksiltmez; onu geliştirir.
Ne var ki insan, özellikle tartışmalarda ve kriz anlarında, haklı olmaya doğru olmaktan daha fazla önem verir. Kendi düşüncesini savunurken gerçeği aramayı unutur.
Bu yüzden çözülmesi gereken bir mesele, bir haklılık yarışına dönüşebilir.
Oysa hayat, kimin haklı çıktığından çok, hangi kararın daha doğru sonuçlar doğurduğuyla ilgilenir.
İnsan her zaman yanılabilir. Ne kadar bilgili, dikkatli veya tecrübeli olursa olsun, olayları eksik değerlendirebilir, yanlış çıkarımlarda bulunabilir, kendi önyargılarının etkisinde kalabilir.
Bunu kabul etmek bir zayıflık değil, olgunluğun başlangıcıdır.
Çünkü insanın büyüklüğü hiç yanılmamasında değil, yanıldığını fark ettiğinde kendisini düzeltebilmesindedir.
Belki de akılları pazara çıkarıldığında, herkesin yine kendi aklını seçmesinin nedeni budur:
İnsan, kendi düşüncesine yalnızca doğru olduğuna inandığı için değil, ona alıştığı ve onu kendisinin bir parçası saydığı için de bağlanır.
Oysa akıl, sahiplenilip başkalarına kapatılacak bir mülk değil; kullanıldıkça, sorgulandıkça ve başka akıllarla karşılaştıkça gelişen bir yetidir
İşte bu yüzden insan kendi aklına güvenmeli ama onu yanılmaz sanmamalıdır.
Başkalarını dinlemeli ama her söyleneni de doğru kabul etmemelidir.
Düşünmeli, sorgulamalı, danışmalı ve gerektiğinde düşüncellerini değiştirmekten çekinmemelidir.
Unutmamalıdır ki insan, bazen başkasının aklıyla kendi eksiğini tamamlar; bazen de kendi aklını sorgulayarak gerçeğe bir adım daha yaklaşır.
Sözün özü:
Gerçek bilgelik, kendi aklına sahip çıkarken başka akıllardan da öğrenebilmektir.
Ve insanın bu süreçte kendisine söyleyebileceği en dürüst sözlerden biri şudur:
“Yanılıyor olabilirim.”
Çünkü ne kadar bilirsek bilelim ne kadar dikkatli olursak olalım hayatın değişmeyen önemli gerçeklerinden biri "Beşer şaşar"dır.




