2026/08/31

Bir Roman, Bir Toplum: Çalıkuşu'nun Değiştirici Gücü - Kamil Baki


Bir roman bazen yalnızca bir roman değildir.

Birkaç yüz sayfa kâğıda yazılmış sıradan bir yazı hiç değildir.


Bir roman bazen bir çağın aynası, bazen bir toplumun vicdanı, bazen de henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin habercisidir.

Ve bazen…

Bir romanın kahramanı, bir toplumun hafızasında derin izler bırakan bir kimliktir.

"Çalıkuşu" romanındaki "Feride" gibi…


"Feride…"

İstanbul’un rahatlığını, alışılmış hayatını geride bırakıp Anadolu yollarına düşen genç bir öğretmen...

Elinde bir bavul…

Yüreğinde kırgınlıklar…

Önünde bilinmeyen yollar…


Ama bütün bunların ötesinde bir meslek duygusu:

"Öğretmenlik."


Feride’nin Anadolu’ya gidişi, yalnızca bir genç kızın hayatındaki değişiklik değildir.

Aynı zamanda edebiyatın İstanbul’un dışına çıkışı, Anadolu'ya yönelişidir.


Çünkü o güne kadar Anadolu; İstanbul merkezli edebiyatın dünyasından çok uzakta, yeterince tanınmayan, bilinmeyen bir coğrafyadır.


"Çalıkuşu" romanı Anadolu’yu romanın merkezine taşır.

Kasabalarıyla…

Okullarıyla…

Öğretmenleriyle…

Yoksulluğuyla…

İnsanlarıyla…

Gelenekleriyle…

Ve bütün çelişkileriyle…


Okur, kitabın yayınlanmasından sonra Feride’nin gözlerinden Anadolu’ya bakmaya başlar.


İşte sanatın gücü biraz da burada ortaya çıkar.


İstatistikler, bize yoksulluğun oranını söyleyebilir.

Tarih, bize eğitim politikalarını anlatabilir.

Sosyoloji, bize toplumdaki değişimi açıklayabilir.


Ama bir roman…

Bütün bunları bir insanın hayatında bize yaşatabilir.


Bir çocuğun sınıftaki sessizliğini…

Bir öğretmenin yalnızlığını…

Bir kasabanın dedikodusunu…

Bir annenin çaresizliğini…

Bir genç kadının toplumla mücadelesini…

Bir insanın içindeki umutla korkunun çatışmasını…


O, okura yalnızca anlatmaz.

O, okura hayatı gerçek anlamıyla yaşatır.


Belki de edebiyatın en büyük gücü budur:


"İnsanın bilmediği bir hayatı, kendi hayatına dokunuyormuş gibi hissettirmek..."


Ferid,e bu nedenle yalnızca bir roman kahramanı değildir.

O, döneminin kadın algısına da ortaya koyan önemli bir karakterdir.


Çünkü Feride…

Kendi kararlarını verebilen,

ayakta durabilen,

çalışabilen,

mesleğini önemseyen,

toplumun baskıları karşısında direnebilen bir kadındır.


Bu yönüyle Çalıkuşu, kadın öğretmenlerin toplumdaki yerinin düşünülmesine ve değerlendirilmesine de katkı sağlayan bir eserdir.


"Bir kadın…"

O günkü şartlarda tek başına Anadolu’ya gidebilir miydi?

Bir meslek sahibi olabilir miydi?

Kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilir miydi?

Toplumun kendisine biçtiği rolün dışına çıkabilir miydi?


Çalıkuşu bu soruların karşısına Feride’yi koydu.

Ve Feride’nin hayatı üzerinden cevap verdi:

"Evet!.."


Ama bu “evet”, kolay kazanılmış bir özgürlüğün değil; mücadele edilerek elde edilen bir özgürlüğün “evet”iydi.


Çünkü sanat, yalnızca olanı anlatmaz.

Bazen "olması mümkün olanı" da gösterir.

Bazen toplumun henüz hazır olmadığı bir insan tipini ortaya çıkarır.


Ve toplum, önce romanda tanıdığı o insanı, zamanla gerçek hayatta görmeye başlar.

İşte bir sanat eserinin toplumsal işlevi de burada başlar.


Bir kitap tek başına bir eğitim sistemini şekillendiremez, bir hikâye bütün toplumsal sorunları ortadan kaldıramaz kuşkusuz.

Ama insanların düşünme biçimini az veya çok değiştirebilir, bir dönüşümü başlatabilir.


Bir insanın zihnine bir soru bırakabilir.

Bir görüntü kazandırabilir.

Bir karakter armağan edebilir.


Ve bazen armağan ettiği o karakter, binlerce insanın zihninde yeni bir dünyanın kapısını açabilir.

"Feride" de böyle bir karakterdir.


O, öğretmenin yalnızca ders anlatan biri olmadığını; öğretmenin bir toplumun geleceğine dokunan önemli bir kişi olduğunu hatırlatır.


Çünkü bir öğretmen sınıfta yalnızca bilgi aktarmaz.

O, bir çocuğun hayata bakışını değiştirir.

O, bir çocuğun geleceğine yön verir.


O, bazen bir köyün kaderine dokunur, bazen bir toplumun geleceğini sessizce hazırlar.


Bu yüzden Çalıkuşu’nda öğretmenlik, yalnızca bir meslek değil, bir sorumluluktur.


Belki de Çalıkuşu romanınin, Cumhuriyet’in eğitim anlayışıyla kurduğu güçlü bağlardan biri de budur.


Yeni bir toplum kurmak isteyen bir ulusun en önemli ihtiyaçlarından biri "eğitim"dir.


Eğitim varsa değişim vardır.

Değişim varsa gelecek vardır.

Ve o geleceği taşıyanların başında öğretmenler gelir.


Çalıkuşu, işte bu düşünceyi bir ders kitabı gibi değil, bir insanın hayatı üzerinden anlatır.


Ve kısa bir sürede birçok insana ulaşabilen sanatın gücü de burada ortaya çıkar.


Bilim bize neden sorusunun cevabını arar.

Tarih bize ne oldu sorusunu anlatır.

Felsefe bize neden böyle yaşıyoruz diye sordurur.


Sanat ise bütün bu soruları alır…

Bir insanın yüzüne yerleştirir.

Bir hayatın içine koyar.

Bir hikâyeye dönüştürür.


Ve bize:

“Bak!” der.

“Bu da bir hayat, bu da bir insan.”


İşte bir romanın gücü budur.


Bir toplumun tamamını değiştirmese bile, toplumun içindeki birçok insanı, birçok değeri değiştirebilir.


Bir çocuğun hayalini…

Bir gencin meslek seçimini…

Bir kadının kendisine bakışını…

Bir öğretmenin mesleğine verdiği değeri… 


Ve bazen büyük toplumsal değişimler, tam da böyle küçük değişimlerin birikiminden doğar.


Bu nedenle sanatın gücünü yalnızca rakamlarla belirleyemeyiz.

Bir roman kaç kişi tarafından okundu?

Kaç baskı yaptı?

Kaç dile çevrildi?


Bunlar, elbette önemlidir.

Ama asıl soru, başka bir yerde durur:

Bu eser kaç insanın zihninde bir iz bıraktı?

Kaç insanı düşündürdü?

Kaç insana başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterdi?


İşte bunu ölçebilen bir sistem yok.

Çünkü sanatın etkileri çoğu zaman görünmezdir.


Bir kitap kapanır.

Ama içindeki bir cümle insanın içinde yaşamaya devam eder.


Bir roman biter.

Ama kahramanı zihnimizde yürümeye devam eder.


"Feride" de yıllardır yürümeye devam ediyor.

Anadolu yollarında…

Okul koridorlarında…

Genç kadınların umutlarında…


Ve Türk edebiyatının hafızasında…


Belki de büyük sanat eserleri tam olarak bunu yapar, kendilerinden sonra yaşamaya devam ederler.


Bir roman yazılır.

Bir toplum okur.


Ve yıllar geçer.

Ama romanın bıraktığı etki, toplumun hafızasında yaşamaya devam eder.


Çünkü kelimeler yalnızca harflerden oluşan semboller değildir.

Onlar çoğu zaman bir düşüncenin taşıyıcısı, bir duygunun hafızası, bir toplumun aynasıdır.

Bazen de geleceğin ilk işaretidir.


"Çalıkuşu" bunun en güzel örneklerinden biridir.

Bir roman…

Bir kadın…

Bir öğretmen…


Ve bütün bunların içinden yükselen büyük bir soru:

"Bir sanat eseri, bir insanın hayatını değiştirebilir mi?"

Evet, değiştirebilir...


Belki bir insanın hayatını…

Belki bin insanın…

Belki bir kuşağın…

Belki de bir toplumun düşünme biçimini…


Kesin olan şu:

Büyük sanat eserleri dünyayı bir anda değiştiremez.

Ama insanların dünyaya bakışını değiştirir.

Dünyayı değiştirenler de çoğu zaman, o yeni dünyayı hayal edebilenlerdir.

2026/08/25

Öz Güven: Bir Çocuğa Bırakılabilecek En Değerli Miras - Kamil Baki

                                              

Öz güven; kişinin kendini olduğundan büyük görmesi değildir. Başkalarını küçümsemesi hiç değildir. 

Ukalalık ya da kendini beğenmişlik ise öz güvenle karıştırılmaması gereken iki farklı davranıştır.

Gerçek öz güven, insanın kendini tanıması, güçlü ve geliştirilmesi gereken yönlerini bilmesi, hata yapmaktan korkmaması ve öğrenmeye açık olmasıdır. 

Gerektiğinde “Bilmiyorum.” diyebilmesi,  gerektiğinde de doğruları medeni bir şekilde savunabilmesidir.

Öz güvene sahip bir kişi, kendini her ortamda rahatlıkla ifade eder. Hakkını bilir ve savunur; başkasının hakkına da her zaman saygı duyar. 

Fikirlerini korkmadan söyler, başarısıyla övünmek yerine çalışmasıyla örnek olur.

Yapılan araştırmalar öz güveni yüksek bireylerin yeni şeyler öğrenmeye daha istekli olduğunu, problem çözmede daha kararlı davrandığını göstermektedir. 

Yine araştırmalar bu bireylerin başarısızlık karşısında daha kolay toparlandığını ve yaşam doyumlarının daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. 

Öz güven, doğuştan gelen bir özellik değil; aile, okul ve sosyal çevrenin katkısıyla gelişen bir yaşam becerisidir.

Bu nedenle çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük hediyelerden biri, onların öz güvenlerini besleyen bir ortam oluşturmaktır.

Peki bunu nasıl başarabiliriz?

Öncelikle çocuklarımızı sürekli başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçmeliyiz. 

Her çocuğun gelişim hızı, yeteneği ve ilgi alanı farklıdır. Sürekli kıyaslanan çocuk, zamanla kendi değerini başkalarının başarıları üzerinden ölçmeye başlar.

Bizler ebeveyn olarak çocuklarımızı yetiştirirken sadece sonucu değil emeği de takdir etmeli, çocuklarımızı çalışmalarından dolayı onurlandırmaktan hiçbir zaman vazgeçmemeliyiz. 

Her fırsatta çocuklarımıza sorumluluk vermeli, onları kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler olarak yetiştirmeliyiz.

Kendi kararlarını verebilen, yaşına uygun görevleri yerine getiren çocuk, zamanla “Ben yapabilirim.” duygusunu geliştirir. 

İşte öz güven tam da bu duygunun üzerine inşa edilir.

Bu süreçte öğretmenlerimize de önemli görevler düşmektedir. 

Sınıfta hata yapmanın doğal olduğu bir öğrenme ortamı oluşturmak, her öğrencinin söz hakkı bulmasını sağlamak ve farklı yetenekleri görünür kılmak biz öğretmenlerin öncelikli görevleridir. 

Öğretmenin bir öğrencisine söylediği cesaret verici tek bir cümlenin, çoğu zaman o öğrencinin hayatını değiştirdiğini hiçbir zaman unutmamalıyız.

Çocuk eğitimindeki en önemli noktalardan bir diğeri ise, çocuklarımıza koşulsuz sevildiğini hissettirmektir. 

Başarı elbette önemlidir; ancak çocuk, sevgiyi sadece başarılı olduğunda hak ettiğini düşünürse öz güven değil, kaygı geliştirir. 

Çocuk şunu bilmek zorundadır: “Ben yapmam gerekeni yapmalıyım; bu süreçte hata yapabilir, başarısız olabilirim. Bundan daha doğal bir şey yoktur. 

Benim hata yapmam veya başarısız olmam durumumda ailemin bana bakışında  kesinlikle herhangi bir değişiklik olmayacaktır.”

Gençlere ise  gelecekleriyle ilgili şunları söyleyebiliriz:

"Kendine güven, başarıdan önce gelir. Cesaret eden insanlar hata yapabilir ama aynı zamanda öğrenir, gelişir ve sonunda başarır."

Sevgili gençler!..

Kitap okuyun.

Araştırın.

Bilimi takip edin.

Sanatla ilgilenin.

Spor yapın.

Üretin.

Soru sorun.

Merak etmekten vazgeçmeyin.

Çünkü bilgi, öz güvenin en sağlam temelidir. İnsan bildikçe korkuları azalır; ürettikçe kendine olan inancı artar.

Unutmayalım ki iyi bir birey olmak; yalnızca meslek sahibi olmak değildir. İyi bir birey; düşünen, sorgulayan, okuyan, araştıran, çalışan, üreten, sanattan ve bilimden beslenen, haklarını bilen, sorumluluklarını yerine getiren ve ülkesine değer katan iyi bir vatandaştır.

Çağlar değişir.

Teknoloji değişir.

Meslekler değişir.

Ama bazı değerler hiç değişmez:

"Güven.

Öz güven.

Çalışmak.

Üretmek.

Ve insan kalabilmek…"

Değerli anne ve babalar, çocuklarımızı öz güveni yüksek bireyler olarak yetiştirelim.

Çünkü onlara bırakabileceğimiz en büyük miras; para, makam ya da unvan değil, "kendilerine inanmayı öğrenmiş güçlü bir karakter"dir.

Geleceği değiştirecek olan da işte bu karakterdir.




2026/08/22

Başarıya Giden Yolda Eğitimin Vazgeçilmez Unsurları - Kamil Baki

Başarı denildiğinde çoğu zaman akla şu soru gelir: Başarıyı sağlayan iyi bir eğitimci midir, yoksa iyi bir öğrenci mi?

Aslında bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Çünkü eğitim, tek kişinin omuzlarına yüklenebilecek bir sorumluluk değil; birlikte yürütülen bir yolculuktur. Bu yolculukta öğretmen de önemlidir, öğrenci de. Birinin eksikliği, diğerinin gücünü büyük ölçüde sınırlar.

İyi bir eğitimin olmazsa olmazı, bilgiyi yalnızca bilen değil; onu anlaşılır, ilgi çekici ve doğru yöntemlerle aktarabilen bir eğitimcidir. Gerçek eğitimci, öğrencinin sadece zihnine değil, merakına da dokunur. Bilgiyi ezberletmekten çok düşündürür, sorgulatır ve öğrenme isteğini canlı tutar. Çünkü öğrenmeye ilham veren öğretmenler, yalnızca ders anlatmaz; aynı zamanda hayatı öğretir.

Ancak en iyi öğretmenin bile tek başına başarıyı garanti etmesi mümkün değildir. Öğrenci öğrenmeye istekli değilse, emek vermiyor, sorumluluk almıyor ve gelişmeye açık davranmıyorsa, eğitim eksik kalır. 

Bilgi, kapısı kapalı bir odaya giremez. 

"Öğrenmenin ilk şartı, öğrenmeyi istemektir."

Diğer taraftan, öğrenmeye istekli bir öğrenci de karşısında bilgisini aktaramayan, iletişim kuramayan veya uygun yöntemleri kullanamayan bir eğitimciyle karşılaşırsa, bu kez de eğitim süreci aksar. İstek vardır; fakat doğru rehberlik yoktur. Böyle bir durumda öğrencinin potansiyeli tam anlamıyla ortaya çıkamaz.

Bu nedenle eğitimde karşılaşılan her başarısızlığı tek bir tarafa yüklemek doğru değildir. Öncelikle şu soru sorulmalıdır: 

Sorun nerede?

Öğrenci öğrenmek istemiyor mu?

Öğretmen, öğrencinin öğrenmesini sağlayacak yöntemleri kullanamıyor mu?

Belki de sorun bunların dışında, öğrencinin yaşadığı ailevi, ekonomik, psikolojik veya sosyal güçlüklerden kaynaklanıyordur.

İşte tam da bu noktada eğitim yalnızca öğretmen ve öğrenci arasında kalan bir ilişki olmaktan çıkar. Veliler, rehber öğretmenler, okul yönetimi ve gerektiğinde uzmanlar sürece dâhil edilmelidir. 

Çünkü eğitim bir ekip işidir. Öğrencinin yaşadığı güçlük erken fark edildiğinde, küçük görünen sorunlar büyümeden çözülebilir.

Velilerin, çocuklarının sadece notlarını değil, duygu dünyalarını da takip etmeleri gerekir. Rehber öğretmenler öğrenciyi tanımaya, güçlü ve zayıf yönlerini belirlemeye yardımcı olmalıdır. Arkadaş çevresi ise öğrenciyi başarıdan uzaklaştıran değil, ona destek olan bir ortam oluşturmalıdır. 

Bazen bir arkadaşın kurduğu cesaret verici tek bir cümle bile öğrencinin eğitim hayatında önemli bir dönüm noktası olabilir.

Başarı; öğretmenin anlattığı, öğrencinin dinlediği ve velinin uzaktan izlediği bir süreç değildir. Başarı; öğretmenin emek verdiği, öğrencinin gayret gösterdiği, ailenin destek olduğu ve okulun birlikte hareket ettiği ortak bir çalışmanın ürünüdür.

Başka bir söyleyişle “İyi eğitimci mi, iyi öğrenci mi?” sorusunun en doğru cevabı şudur: Gerçek başarı, iyi eğitimci ile öğrenmeye istekli öğrencinin aynı hedefte buluşmasıyla ortaya çıkar. 

Bu birlikteliğe aile, rehberlik hizmetleri ve sağlıklı bir eğitim ortamı da eklendiğinde başarı tesadüf olmaktan çıkar; planlı, sürdürülebilir ve kalıcı bir kazanıma dönüşür. 

Çünkü eğitim, tek kişinin değil; birbirine inanan insanların birlikte yazdığı en değerli başarı hikâyesidir.


2026/08/20

2026 TYT Türkçe Testi: Başarının Anahtarı, Anlamak ve Hızlı Okumak - Kamil Baki

  

2026 TYT Türkçe testi, konu dağılımı ve soru sayıları açısından önceki yıllarda yapılan sınavlardan çok büyük farklılıklar göstermeyen bir test olarak karşımıza çıkıyor.

Bununla birlikte, soruların hazırlanış biçimi açısından dikkat çekici ve başarılı bir test olduğunu söylemek mümkün.

Testte yazım kuralları ve noktalama işaretleriyle ilgili ikişer soru yer alıyor. Son yıllardaki sınavlarda olduğu gibi cümlenin ögeleri ve fiilimsiler konularından da birer soru sorulmuş. Bu soruların genel olarak orta düzeyde olduğu söylenebilir. Eklerle ilgili de bir soruya yer verilmiş.

Ancak 2026 TYT Türkçe testini değerlendirirken asıl dikkat edilmesi gereken nokta, soruların büyük bölümünün bilgiye değil, anlamaya ve yorumlamaya dayanmasıdır.

Toplam 40 soruluk Türkçe testinde 33 soru anlama dayalıdır. Bu soruların 24’ü doğrudan paragraf sorularından oluşmaktadır. Paragraf sorularının kendi içindeki dağılımına baktığımızda; ana düşünce, ulaşılan ve ulaşılamayan yargılar, konu, düşüncenin akışı ve parçanın anlam bütünlüğü gibi becerilerin ağırlıklı olarak ölçüldüğünü görüyoruz.

Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor:

TYT Türkçe’de başarılı olmanın yolu yalnızca dil bilgisi kurallarını bilmekten geçmiyor.

Öğrencinin okuduğunu doğru anlaması, metnin ana düşüncesini kavraması, verilen bilgilerden hareketle çıkarım yapabilmesi, önemli ayrıntıları fark edebilmesi ve bütün bunları belirli bir süre içerisinde gerçekleştirebilmesi gerekiyor.

Başka bir ifadeyle 2026 TYT Türkçe testi, öncelikle öğrencinin anlama, kavrama, yorumlama ve hızlı okuma becerilerini sınayan bir test niteliğinde.

Bu nedenle yalnızca dil bilgisi konularına çalışarak Türkçe testinde yüksek netlere ulaşmayı beklemek doğru bir yaklaşım değil.

Dil bilgisi elbette önemli.

Yazım kurallarını, noktalama işaretlerini, fiilimsileri, cümlenin ögelerini ve diğer konu başlıklarını bilmek gerekiyor. Ancak bunlar testin tamamını oluşturmuyor. Asıl belirleyici alan, öğrencinin karşısına çıkan metni ne kadar hızlı ve doğru anlayabildiği.

Ne Yapmalıyım?

Önümüzdeki yıllarda TYT’ye girecek öğrencilerin çalışmalarında bu gerçeği dikkate almaları büyük önem taşıyor.

Her gün düzenli olarak paragraf ve anlam soruları çözmek, yalnızca soru sayısını artırmak amacıyla değil, okuma ve anlama becerisini geliştirmek amacıyla yapılmalı.

Bir paragraf sorusunu çözerken yalnızca doğru cevabı bulmak yeterli değil.

Öğrenci kendisine şu soruları da sormalı:

* Metnin ana düşüncesi ne?

* Yazar ne anlatmak istiyor?

* Hangi ayrıntılar önemli?

* Parçadan hangi sonuçlara ulaşılabilir?

* Hangi yargıya ulaşılamaz?

* Soruyu çözerken zamanımı nerede kaybettim?

Bu çalışmalar düzenli hâle geldiğinde öğrencinin yalnızca Türkçe netleri değil, diğer derslerdeki başarısı da olumlu yönde etkilenebilir. Çünkü hızlı ve doğru okuma, bütün akademik yaşam boyunca ihtiyaç duyulan temel becerilerden biridir.

2026 TYT Türkçe testinin bize verdiği mesaj oldukça açık:

Türkçe testinde başarı, önce anlamaktan geçiyor.

Bilgi önemlidir ancak tek başına yeterli değildir.

Okuyacaksınız.

Anlayacaksınız.

Yorumlayacaksınız.

Çıkarım yapacaksınız.

Ve bütün bunları zamanınızı doğru kullanarak gerçekleştireceksiniz.

Bu nedenle TYT’ye hazırlanan bir öğrencinin çalışma programında her gün mutlaka okuma, anlama, paragraf ve hızlı okuma çalışmalarına yer vermesi gerekir.

Çünkü TYT Türkçe’de yüksek başarıyı belirleyen temel beceri, yalnızca Türkçeyi bilmek değil; "Türkçeyi okuyup anlayabilmek"tir.

2026/08/18

YKS’de Pek Bilinmeyen Hak: Merkezi Yerleştirme Puanıyla (MYP) Yatay Geçiş Nasıl Yapılır?

Her yıl binlerce öğrenci üniversite yerleştirme sonuçları açıklandıktan sonra “Keşke başka bir üniversiteyi ya da bölümü  yazsaydım.”  ya da "Keşke bu üniversiteyi ya da bölümü yazmasaydım." pişmanlığı yaşayabiliyor. 

Oysa birçok adayın bu süreçte bilmediği ya da gözden kaçırdığı önemli bir hak bulunuyor: Merkezi Yerleştirme Puanıyla Yatay Geçiş

Bu uygulama sayesinde, belirli şartları sağlayan öğrenciler, yerleştikleri yıl aldıkları YKS puanını kullanarak bir sonraki yıl başka bir üniversiteye veya bölüme geçiş başvurusu yapabiliyor.

Kimler Yararlanabilir?

Bu haktan yararlanabilmek için adayın şu şartların sağlaması gerekir:

* Yerleştirme sonuçlarına göre bir üniversiteye yerleşmiş olması.

* Kazanılan programa kayıt yaptırmış olması ve öğrenci statüsü kazanması.

* Geçiş yapılmak istenen bölümün, öğrencinin yerleştiği yılki taban puanının, öğrencinin yerleştirme puanına eşit veya daha düşük olması.

* Başvuru yapacağı üniversitenin ilan ettiği MYP başvuru takvimine ve koşullarına uyması.

Dikkat Edilmesi Gereken Önemli Nokta

Bu süreçte sadece bir bölümü kazanmış olmak yeterli değildir. Eğer kazandığınız programa kayıt yaptırmazsanız öğrenci statüsü kazanamazsınız. Bu durumda Merkezi Yerleştirme Puanıyla Yatay Geçiş hakkından yararlanmanız mümkün olmaz.

Bu Hak Ne Sağlar?

Örneğin bir öğrenci bu yıl bir üniversitenin bir bölümüne yerleşti ve kayıt yaptırdı. Bir yıl sonra, yerleştiği yıl aldığı yerleştirme puanı, geçmek istediği bölümün önceki yıl taban puanını karşılıyorsa, yeniden YKS’ye girmeden bir başka üniversiteye ya da bölüme yatay geçiş başvurusu yapabilir.

Elbette başvurunun kabul edilmesi, ilgili üniversitenin ilan ettiği kontenjan ve başvuru şartlarına bağlıdır.

Bir Bölüme Yerleşmiş Adaylara Öneri

Kayıt döneminde fikir değiştirip “Ben bu bölümü istemiyorum.” düşüncesiyle kayıt yaptırmaktan vazgeçmeden önce bu hakkı mutlaka değerlendirin. 

Kayıt yaptırmanız, ilerleyen dönemde farklı bir üniversiteye veya bölüme geçiş yapabilmeniz için size önemli bir fırsat sağlayabilir.

Bu nedenle kayıt sürecinde yalnızca bugünkü ruh haliniz ve düşüncelerinizle değil, mevcut haklarınızı ve gelecekteki seçeneklerinizi de göz önünde bulundurarak karar vermeniz sizler açısından faydalı olacaktır.


Üniversite Sınavına Hazırlıkta Süreç Yönetimi - Kamil Baki