2026/09/26

Çocuklar Bizi Dinlemiyor Sanırız Ama... - Kamil Baki


Çocuklar duyar ve kaydeder.
 
Anne babalar, kendi aralarında konuşurken ya da başka insanlarla sohbet ederken yanlarında çocukları varsa söyledikleri sözlere dikkat etmelidir.
 
Çünkü çocuklar hakkında çok yanlış bir düşüncemiz vardır:

“Çocuktur, anlamaz.”

“Çocuktur, duymaz.”

“Çocuktur, bilmez.”

“Nasıl olsa söylediklerimizi hatırlamaz.”

Oysa çocuk, sandığımızdan çok daha dikkatli bir gözlemcidir.

Bazen oyun oynarken bizi dinlemiyor gibi görünür.

Bazen televizyona bakarken söylediklerimizle ilgilenmiyor sanırız.

Bazen odanın bir köşesinde sessizce oturur ve kendi dünyasında yaşadığını düşünürüz.

Ama çocuk yalnızca söylenen kelimeleri değil, o kelimelerin nasıl söylendiğini de öğrenir.

Ses tonumuzu, yüz ifademizi, öfkemizi, sevgimizi, küçümsememizi, saygımızı, korkularımızı ve insanlara karşı davranış biçimimizi gözlemler.

Çünkü çocuk için hayatın ilk öğretmenleri çoğu zaman anne ve babasıdır.

Çocukların öğrenmesi yalnızca kendilerine anlatılan bilgilerle gerçekleşmez.

Onlar büyük ölçüde gözlemleyerek ve çevrelerindeki yetişkinleri model alarak öğrenirler.

Anne babasının bir başkasına nasıl davrandığını gören çocuk, insanlar arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağını öğrenir.

Evde sürekli bağırılan bir çocuk, bağırmayı iletişim biçimi olarak benimseyebilir.

Her anlaşmazlık hakaretle, küçümsemeyle ya da tehditle çözülüyorsa bunları da hayatın doğal dili sanabilir.

Bu nedenle çocuk yetiştirmek yalnızca çocuğa ne söylediğimizle ilgili değil, çocuğun yanında nasıl davrandığımızla da bir ilgilidir.

Hatta bazen söylediğimiz yüzlerce sözden daha güçlü bir eğitimdir.

Bir anne baba kendi arasında konuşuyor olabilir.

Bir komşudan söz ediyor olabilir.

Bir akrabayı eleştiriyor olabilir.

Bir öğretmeni küçümsüyor olabilir.

Bir insanı yalnızca görünüşü, mesleği, ekonomik durumu ya da farklı bir düşüncesi nedeniyle değersizleştiriyor olabilir.

Ve bütün bunları çocuğun kendisiyle ilgili olmadığını düşünerek söyleyebilir.

Oysa çocuk için mesele yalnızca “Bu söz bana söylendi mi?” değildir.

Çocuk aynı zamanda şunu öğrenmektedir:

“İnsanlar birbirleri hakkında böyle konuşabilir.”

“Bir insanı küçük görmek normaldir.”

“Öfkelendiğimde hakaret edebilirim.”

“Güçlü olan karşısındakini susturabilir.”

“Bir sorun konuşarak değil, bağırarak çözülebilir.”

İşte tehlike tam burada başlar.

Çünkü çocuk, duyduğu her şeyi hemen davranışa dönüştürmeyebilir. 

Fakat bazı sözler zihninde bir düşünce kalıbı oluşturabilir.

O kalıplar zaman içinde davranışlara, davranışlar alışkanlıklara, alışkanlıklar ise kişiliğin bazı parçalarına dönüşebilir.

Elbette bir çocuğun karakterini tek bir söz belirlemez.

Çocuğun gelişiminde genetik özellikler, aile ortamı, okul, arkadaş çevresi, kültür ve yaşadığı deneyimler birlikte rol oynar.

Fakat bütün bu etkenlerin içinde çocuğun sürekli bulunduğu aile ortamı çok önemli bir öğrenme alanıdır.

Çocuğun dinlemesi için bize bakması gerekmez.

Bazen sırtını dönmüşken dinler.

Bazen oyun oynarken dinler.

Bazen odasında olduğunu düşünürken dinler.

Bazen anlamadığımızı düşündüğümüz bir yaşta bile ses tonumuzdan bir şeylerin yolunda olmadığını hisseder.

Çünkü çocuk, özellikle erken gelişim dönemlerinde çevresindeki insanların davranışlarını anlamlandırmaya çalışır.

Kelimelerin anlamını tam olarak bilmeyebilir.

Ama öfkeyi bilir.

Korkuyu hisseder.

Sevgiyi fark eder.

Gerilimi sezer.

Şefkati tanır.

Bir insanın diğerine nasıl baktığını görür.

Bu yüzden çocukların yanında yalnızca “Ne söylediğimize” değil, “Nasıl bir insan olduğumuza” da dikkat etmeliyiz.

Ev, çocuğun ilk karakter okuludur

Okul çocuğa bilgi verir.

Ama aile çocuğa çoğu zaman hayata bakış biçimini öğretir.

Çocuk evde sevgiyi görürse sevgiyi öğrenir.

Saygıyı görürse saygıyı öğrenir.

Hoşgörüyü görürse farklılıklarla yaşamayı öğrenir.

Hataların konuşularak düzeltildiğini görürse sorumluluk almayı öğrenir.

Anne babasının özür dilediğini görürse özür dilemenin küçülmek olmadığını öğrenir.

Bir insanın yanıldığında düşüncesini değiştirebildiğini görürse, haklı olmanın her şeyden önemli olmadığını öğrenir.

Buna karşılık sürekli suçlama, aşağılama, tehdit, alay ve öfkenin bulunduğu bir ev ortamında çocuk bunları da hayatın olağan davranışları olarak algılayabilir.

Bu nedenle ebeveyn olmak yalnızca çocuğun karnını doyurmak, onu okula göndermek, ihtiyaçlarını karşılamak değildir.

Ebeveynlik aynı zamanda çocuğun zihnine ve ruhuna nasıl bir dünya bıraktığımızın sorumluluğunu taşımaktır.

Bir çocuğun anlamaması, hiçbir şey öğrenmediği anlamına gelmez.

Bazı etkiler hemen ortaya çıkmaz.

Bugün duyduğu bir söz, yarın hatırlanmayabilir.

Fakat o sözün temsil ettiği davranış biçimi zihninde yer edebilir.
.
İşte anne babanın sorumluluğu da burada başlar.

Çocuğun yanında konuşmak değil, çocuğun önünde yaşamak

Çocuklara dürüst olmayı anlatıp onların yanında yalan söylüyorsak…

Saygılı olmalarını isteyip başkalarına saygısız davranıyorsak…

Sakin olmalarını öğütleyip en küçük sorunda öfkeleniyorsak…

Kitap okumalarını istiyor ama onların yanında hiç kitap açmıyorsak…

İnsanları dış görünüşleriyle değerlendirmemelerini söylüyor ama başkalarını görünüşleri üzerinden küçümsüyorsak…

Çocuk bizim söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki farkı görür.

Ve çoğu zaman davranışımız, sözümüzden daha güçlüdür.

Çünkü çocuk için anne babası yalnızca konuşan insanlar değildir.

Onlar yaşayan örneklerdir.

Çocuklara büyük servetler bırakmak isteyebiliriz.

İyi okullarda okutmak, güzel evlerde büyütmek, iyi imkânlar sağlamak isteyebiliriz.
Bunların hepsi değerlidir.

Ama çocuğa bırakabileceğimiz en önemli miraslardan biri, sağlıklı bir insan ilişkisi örneğidir.

İnsanlara saygı gösteren bir anne baba…

Öfkesini kontrol etmeye çalışan bir baba…

Hatasını kabul edebilen bir anne…

Çocuğunu dinleyen bir aile…

Sorunları konuşarak çözmeye çalışan bir ev…

Bunların her biri çocuğun geleceğine bırakılmış sessiz bir mirastır.

Çünkü çocuklar yalnızca geleceğin öğrencileri değildir.

Onlar yarının anne babaları, öğretmenleri, doktorları, mühendisleri, sanatçıları, yöneticileridir…

Bugün onların yanında nasıl konuştuğumuz, nasıl davrandığımız ve insanlara nasıl baktığımız, yarının dünyasına küçük de olsa bir iz bırakır.

Bu nedenle çocukların yanında konuşurken bir kez daha düşünelim.

Çünkü çocuk belki oyuncağıyla ilgileniyor gibi görünüyordur.

Belki bizi dinlemiyordur.

Belki hiçbir şey söylemiyordur.

Ama duyuyordur.

Görüyordur.

Hissediyordur.

Ve bütün bunlardan kendi dünyasını kuruyordur.
 
İşte bu yüzden de çocukların yanında konuşurken kelimelerimizi seçmek, davranışlarımıza özen göstermek zorundayız.
Eğitimci-Yazar

2026/09/25

Eğitimin Sözü - Kamil Baki / Eğitim ve Sınavlar Üzerine Yazılar

 

♦ Bir Deyim, Bir Hekim, Bir Hikaye: Marko Paşa - Kamil Baki


♦ Gençliği Cesaretlendirmek, Geleceği Aydınlatmaktır. - Kamil Baki


♦ Çocuk Eğitiminde Ödül–Ceza Dengesi ve Sağlıklı Ebeveynlik - Kamil Baki



2026/09/23

Sınav Yolunda Öğrencinin En Büyük Yardımcılarından Biri: Spor - Kamil Baki


Spor nedir?

Spor yalnızca koşmak, terlemek, kas geliştirmek ya da bir yarışta dereceye girmek değildir.

Spor; bedenin hareket etmesi, zihnin biraz olsun dinlenmesi, insanın kendisiyle yeniden buluşmasıdır.

Başka bir söyleyişle, insanın bedenini güçlendirmek, dayanıklılığını artırmak, hareket kabiliyetini geliştirmek ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek için yaptığı düzenli, planlı ve kontrollü hareketlerin bütünüdür.

Yürümek, yüzmek, bisiklete binmek, koşmak, futbol oynamak, ağırlık çalışmak, jimnastik yapmak…

Bunların her biri sporun farklı biçimleridir.

Ama sporun asıl değeri yalnızca bedende meydana getirdiği değişikliklerde değildir.

Spor bazen yorulan bedeni değil, yorulan zihni dinlendirmektir.

Bazen insanın içindeki sıkıntıyı dağıtır.

Bazen saatlerce çözülemeyen bir sorudan sonra kısa bir yürüyüş, zihinde yeni bir pencere açar.

İşte bu nedenle spor, özellikle sınava hazırlanan öğrenciler için ayrı bir anlam taşır.

Sınava hazırlanan öğrenci spor yapmalı mı?

Kuşkusuz yapmalı.

Hatta spor, sınava hazırlık sürecinin dışında tutulacak bir etkinlik değil, dengeli bir çalışma programının parçalarından biri olarak görülmelidir.

Çünkü sınava hazırlanan bir öğrenci yalnızca kitaplarla, testlerle ve deneme sınavlarıyla mücadele etmez.

Aynı zamanda stresle, kaygıyla, yorgunlukla, dikkat dağınıklığıyla ve uzun süre masa başında kalmanın getirdiği bedensel sıkıntılarla da mücadele eder.

Saatlerce masanın başında oturmak, her zaman daha çok çalışmak anlamına gelmez.

Bazen saatlerce çalıştığını sanan öğrenci, zihinsel yorgunluk nedeniyle okuduğunu anlamakta, öğrendiğini hatırlamakta ve soruya odaklanmakta zorlanabilir.

İşte tam bu noktada hareket devreye girer.

Kısa bir yürüyüş…
Biraz bisiklet…
Hafif bir koşu…
Yüzme… Yaşa ve fiziksel duruma uygun birkaç egzersiz…

Bunlar öğrencinin derslerinden çalınmış zamanlar değildir.

Aksine, doğru planlandığında ders çalışmanın verimini destekleyen molalardır.

Çünkü insan yalnızca zihinden ibaret değildir.

Zihin bir bedenin içinde yaşar.

Beden yorulduğunda zihnin de bundan etkilenmesi kaçınılmazdır.

Sınava hazırlanan bazı öğrenciler, spor yapmayı zaman kaybı olarak görebilir.

“Bu zamanı ders çalışarak geçirsem daha fazla soru çözerim.” diye düşünebilir.

Oysa mesele yalnızca kaç soru çözüldüğü değildir.

Önemli olan, çözülen soruların ne kadarının gerçekten anlaşıldığı, öğrenilen bilgilerin ne kadarının kalıcı olduğu ve öğrencinin bu tempoyu ne kadar sürdürebildiğidir.

Sınav hazırlığı uzun bir yoldur.

Bu yol birkaç günlük bir koşu değil, aylar süren bir dayanıklılık sınavıdır.

Bu nedenle öğrencinin kendisini tüketmeden çalışmayı öğrenmesi gerekir.

Başarı yalnızca çok çalışmakla değil, doğru çalışmakla da ilgilidir.

Doğru çalışmanın içinde ise ders kadar dinlenmek, uyumak, hareket etmek, beslenmek ve nefes almak da vardır.

Sporun önemli katkılarından biri de öğrencinin ruhsal olarak rahatlamasına yardımcı olmasıdır.

Sınav yaklaşırken öğrencinin zihninde aynı sorular dönüp durabilir:

“Yeterince çalışıyor muyum?”
“Başarabilecek miyim?”
“Ya istediğim sonucu alamazsam?”
“Ya emeklerim boşa giderse?”

Bu sorular zaman zaman öğrencinin çalışma isteğini artırmak yerine öğrenciyi yorabilir.

İşte spor, bu yoğun düşüncelerin arasında öğrenciye küçük bir nefes alanı açabilir.

Bir süreliğine masadan kalkmak…
Dışarı çıkmak…
Yürümek… Gökyüzüne bakmak…

Sonra yeniden masanın başına dönmek…

Bazen zihnin ihtiyacı olan şey daha fazla bilgi değil, biraz harekettir.

Sporun öğrenciye kazandırdığı yalnızca fiziksel güç değildir.

Düzenli spor yapan öğrenci zamanla plan yapmayı, sabretmeyi, başladığı işi sürdürmeyi ve hedef doğrultusunda ilerlemeyi de öğrenebilir.

Bugün yapamadığı bir hareketi yarın biraz daha iyi yapabilir.

Bugün koştuğu mesafeyi zamanla artırabilir.

Bugün zorlandığı bir egzersizi birkaç hafta sonra daha rahat gerçekleştirebilir.

Böylece önemli bir hayat gerçeğini öğrenir:

Gelişmek, bir günde olmaz.

Tıpkı ders çalışmak gibi…

Bir günde bütün konular öğrenilmez.
Bir günde bütün eksikler kapanmaz.
Bir günde başarı gelmez.

Ama her gün biraz daha ilerlemek, zaman içinde büyük bir değişim yaratır.

Elbette sınava hazırlanan bir öğrencinin spor yapması, saatlerce antrenman yapması anlamına gelmez.

Burada amaç bir sporcu yetiştirmek değil, öğrencinin bedenini ve zihnini çalışma temposuna hazırlamaktır.

Bu nedenle sporun türü ve süresi öğrencinin yaşına, fiziksel durumuna, sağlık koşullarına ve günlük çalışma programına uygun olmalıdır.

Önemli olan sporu dersin karşısına koymak değil, dersle birlikte yaşamın içine yerleştirmektir.

Çünkü insanın hayatında yalnızca başarı yoktur.

İnsan;
çalışır,
dinlenir,
hareket eder,
düşünür,
güler,
nefes alır,
yaşar.

Bunların hepsi bir bütündür.

Sevgili öğrenciler…

Sınava hazırlanırken kendinizi yalnızca bir öğrenci olarak görmeyin.

Siz bir insansınız.
Bedeniniz var.
Zihniniz var.
Duygularınız var.
Hayalleriniz var.

Ve bütün bunların hepsinin güçlü kalması gerekir.

Bu yüzden ders çalışırken bedeninizi unutmayın.

Saatlerce aynı sandalyede oturup kendinizi tüketmeyin.

Bir süre kitabınızı kapatın.

Ayağa kalkın.
Yürüyün.
Hareket edin.
Derin bir nefes alın.
Biraz gökyüzüne bakın.

Sonra yeniden dönün masanıza.

Çünkü bazen başarıya giden yol, daha fazla çalışmaktan değil, doğru zamanda durup yeniden güç toplamaktan geçer.

Unutmayın:

Güçlü bir beden, dinlenmiş bir zihin ve düzenli bir çalışma alışkanlığı; sınav yolculuğunda birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.

Sınav bir gün bitecek.
Sorular çözülecek.
Kitaplar kapanacak.
Kalemler bırakılacak.

Ama bedeniniz ve zihniniz sizinle yaşamaya devam edecek.

Öyleyse geleceğinizi hazırlarken yalnızca sınava değil, hayata da hazırlanın.

Çünkü eğitim yalnızca bir sınavı kazanmak değildir.

Eğitim, hayatı daha iyi yaşayabilecek bir insan olabilmektir.
Kamil BAKİ