2026/09/09

En Zor Yüzleşme: Aynayı Kendimize Tutmak - Kamil Baki

Toplum olarak eleştirilmekten pek hoşlanmıyoruz.

Kim hoşlanır ki diyebilirsiniz.
Kuşkusuz doğru; eleştirilmekten, gerçeklerle yüzleşmekten hiç kimse hoşlanmaz.
Özellikle de biz.
Çünkü mükemmel bir insan olarak, daha doğrusu mükemmel bir insan olduğumuza inandırılarak yetiştirilmişiz; ne yapalım, bu bizim suçumuz değil, sadece acı bir gerçeğimiz.

Geçmişimize baktığımızda hep annemizin, babamızın en güzeli, en yakışıklısı olmuşuzdur.
Dünyanın gelmiş geçmiş ilk ve son harikası, en mükemmel varlığı…
Hele okula başlayınca okulun en akıllısı, en çalışkanı…hatta, geleceğin en büyük dahisi…
Bu olgu bu şekilde süregelmiştir bizim toplumumuzda hep.
Belki daha yıllarca böyle gidecek…
Baksanıza atasözlerimize bile girmiş: Kargaya yavrusu, kuzgun görünür.
Aksini söylerseniz vay halinize…

Sakın yanlış anlaşılmasın, bu süreçte kesinlikle hiçbir art niyet yoktur.
Hatta, bu davranışın aşırı sevgiden kaynaklanan bir iyi niyet olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım.

Çocuk, bir ailenin en değerli varlığıdır kuşkusuz.
Bu konuda tüm anne babalarla hemfikirim.
Neyimiz varsa onlar için.
Yaşamımızın tek gayesi, mutluluğumuzun tek kaynağı…

Herkes bu gerçeği bilir ve bu gerçeğe göre hareket eder.
Bakın çevrenize, akrabalar, dostlar, komşular, annenizle babanızla uzak yakın temas içinde olan herkes…
Onlar da aynı süreçten geçmiştir çünkü.
Onlar da çocuklarını yetiştirirken aşağı yukarı aynı davranışları sergilemişlerdir.
Bunları bildikleri için, hiç itiraz etmeden günü geldiğinde üstlerine düşen rolü hemen üstleniverirler. Hatta, daha fazlasını bile…
Vallahi oğlunuz harika…
Kim ne derse desin kızınız mükemmel…
Tüü tüü maşallah…
Allah nazardan saklasın…
Eğer ben bir şeyler biliyorsam, çook büyük adam olacak bu çocuk…

Ve sonuçta bizim tarafımızdan şişirilmiş, her an patlamaya hazır bir balon.
Bir tek iğne darbesi…
Tıssss.
Sonuç: Hüsran.

İşte bu yüzden kaçışımız gerçeklerden.
İşte bu yüzden kaçışımız kendi gerçeğimizden.
İşte bu yüzden soramayışımız kendimize, ben neyim, gerçek gücüm, hacmim ne, diye.

Ancak sormak, önce kendimizi tanımak zorundayız.
Gözlerimizi, başkalarına değil; kendimize çevirmek zorundayız.
Hatalarımızı, yanlışlarımızı, eksiklerimizi görmek ve düzeltmek zorundayız.
Biz düzelirsek dünya düzelir, biz değişirsek dünya güzelleşir daha yaşanır olur..

Haydi o zaman önce kendimizi sonra dünyayı yeniden yaratmaya.




2026/09/08

İnsanı İnsana Anlatan İki Mucize: Anne ve Çocuk - Kamil Baki

Çocuk büyür.

Herkes, büyüyen yalnızca çocuğun bedeni sanır. 

Oysa görünmeyen bir yerde, sessizce büyüyen bir başkası daha vardır: Anne.


Çocuk her yeni adım attığında, anne kendi geçmişine doğru bir adım daha iner. Çocuğunun yüzünde kendi çocukluğunu görür; korkularını, sevinçlerini, kırgınlıklarını, eksik kalmış sarılışlarını yeniden yaşar. 

Dün anlam veremediği birçok davranış, bugün çocuğunun gözlerine bakarken anlam kazanır.


Çocuk büyür.

Anne, yaşadığı ama anlayamadığı çocukluğunu yeniden yaşamaya başlar. 

Bir zamanlar kendisine ağır gelen kuralların ardındaki endişeyi, sert sandığı seslerin içindeki merhameti, sustuğu gecelerin arkasındaki yorgunluğu fark eder.

İnsan bazen kendi hayatını, yaşayarak değil; evladının hayatını izleyerek anlar.


Çocuk büyür.

Anne, değerini bilemediği yılların kıymetini öğrenir. 

Zamanın, ne kadar cömert görünse de aslında ne kadar cimri olduğunu fark eder. 

Bir gün, bitmeyecek sandığı uykusuz gecelerin, küçücük avuçların elini sımsıkı tuttuğu yürüyüşlerin, “anne” diye seslenen ilk kelimenin, aslında ömür boyu özlenecek birer hatıra olduğunu tüm bedeninde hisseder.

Çünkü zaman, yaşanırken sıradan; yaşandıktan sonra mucizedir.


Çocuk büyür.

Ve anne, yıllar önce kendi annesinin söylediği o cümlenin içine ilk kez gerçekten girer:


“Beni bir gün sen de anne olduğunda anlayacaksın.”


Bu söz artık kulağıyla duyduğu bir cümle değildir. Kalbiyle yaşadığı bir hakikattir.

Anlar ki anneler öğüt vermez aslında, geleceğin hatıralarını emanet ederler çocuklarına.


İnsan, bazı cümleleri duyduğu yaşta değil, olgunlaştığı yaşta anlar.


Çocuk…

İnsanın, kendine tutulmuş en saf aynasıdır.


Bir çocuk dünyaya geldiğinde yalnızca yeni bir hayat başlamaz. 

Aynı anda yeni bir anne doğar, yeni bir baba doğar, yeni bir sevgi doğar. 

İnsan, kendi sınırlarını ilk kez bir başkası için aşabileceğini öğrenir.


Çocuk sevgidir.

Çünkü sevgi, hiçbir karşılık beklemeden geceler boyunca gözünü kıpmadan sabahlamaktır.


Çocuk umuttur.

Çünkü en karanlık günlerde bile geleceğe dair inancı, yeniden yeşerten küçücük bir gülüştür.


Çocuk güvendir.

Çünkü insan, dünyanın bütün kötülüklerine rağmen hâlâ iyiliğin mümkün olduğuna, dünyaya onun gözlerinden bakarak inanır.


Fakat "insanı insana, insanı bize anlatan" yalnız, çocuk değildir.

Bir o kadar da "anne"dir aslında.


Anne; fedakârlığın sözlükteki karşılığı değil, hayatın içindeki sessiz hâlidir.

Annelik, canından can vermektir.

Her gün biraz daha kendini eksilterek çocuğunu tamamlamaktır.

Kendi uykusunu onun huzuruna değişmektir.

Kendi korkularını içine gömüp onun cesaretini büyütmektir.

Kendi gözyaşını saklayıp onun gülüşünü çoğaltmaktır.


Annelik, kendini unutmak değil; kendini daha büyük bir sevginin içinde yeniden bulmaktır.

Çünkü anne, “ben” demeyi yavaş yavaş unutan insandır.

Önce “biz” olur.

Sonra “sen” olur.

Ve en sonunda çocuğunun mutluluğunda yaşayan sessiz bir dua olur.


Belki de annelik, varlığını başka bir varlığın potasında eritmek değildir sadece.

Kendi ömrünü, başka bir ömrün köklerine su yapabilmektir.


Çocuk büyür.

Anne olgunlaşır.

Yıllar geçer.

Çocuk bir gün kendi yoluna yürür.


Anne ise geride kalan oyuncaklara, küçülen kıyafetlere, eski fotoğraflara bakarken şunu fark eder:

Aslında büyüyen yalnızca çocuk olmamıştır.

Sevgisi büyümüştür.

Sabrı büyümüştür.

Merhameti büyümüştür.

Kalbi büyümüştür...


Ve belki de insan, en çok anne olduğunda değil; annesini anlamaya başladığında gerçekten büyümüştür.


Çünkü hayatın en büyük döngüsü şudur:

Bir çocuk büyür…

Bir anne olgunlaşır…

Bir evlat annesini anlar…

Ve sevgi, kuşaktan kuşağa sessizce insanlığı büyütmeye devam eder.

2026/09/07

Çocukların ve Gençlerin Başarısında Uykunun Önemi - Kamil Baki

İnsan yaşamı, görünmeyen ama hayatı derinden şekillendiren alışkanlıklar üzerine kuruludur. Bunların en değerlilerinden biri de uykudur. 

Uyku, yalnızca dinlenmek değildir. O, büyüyen bedenin güç kazandığı, öğrenilen bilgilerin hafızaya işlendiği, duyguların dengelendiği ve yarının umutlarının sessizce filizlendiği eşsiz bir yaşam sürecidir.

Bilimsel araştırmalar göstermektedir ki çocukluk ve ergenlik döneminde yeterli ve kaliteli uyku; beyin gelişimini destekler, dikkat ve odaklanmayı artırır, öğrenmeyi kolaylaştırır, bağışıklık sistemini güçlendirir ve duygusal dayanıklılığı geliştirir. Yeterince uyuyabilen öğrenciler, yalnızca sınavlarda daha başarılı olmakla kalmaz; problem çözme, karar verme, empati kurma ve yaratıcı düşünme becerilerinde de daha güçlü bir gelişim gösterirler.

Buna karşılık düzensiz uyku; dikkat eksikliği, unutkanlık, akademik başarıda düşüş, öfke kontrolünde zorlanma, kaygı ve depresyon belirtileri, obezite riski ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi pek çok olumsuz sonuca zemin hazırlayabilir. Özellikle gece geç saatlere kadar telefon, tablet ve bilgisayar ekranlarına maruz kalmak, beynin uykuya hazırlanmasını sağlayan melatonin hormonunun salgılanmasını geciktirerek bu süreci daha da olumsuz etkiler.

Bu nedenle sağlıklı uyku, yalnızca bireysel bir tercih değil; aile, okul ve toplumun birlikte koruması gereken ortak bir değerdir.

Sevgili Öğretmenler,

Bir öğrencinin derste dalgın görünmesi her zaman isteksizlikten kaynaklanmayabilir. Bazen yorgun bir zihin, öğrenmeye çalışan sessiz bir çocuğun en büyük engelidir. Akademik başarının temelinde yalnızca iyi bir öğretim değil, sağlıklı yaşam alışkanlıkları da vardır. Öğrencilerimize bilgi kadar yaşam becerileri kazandırmak, onlara uykunun öğrenmedeki vazgeçilmez yerini anlatmak da eğitimin önemli bir parçasıdır.

Değerli Anne ve Babalar,

Çocuklarımızın geleceğine bırakabileceğimiz en kıymetli miraslardan biri düzenli yaşam alışkanlıklarıdır. Evde oluşturulan sakin akşam rutinleri, belirli yatış saatleri, ekran kullanımının sınırlandırılması ve sevgi dolu bir aile ortamı; çocukların hem ruhsal hem de fiziksel gelişimini destekleyen görünmez bir eğitimdir. Unutmayalım ki çocuklar, söylediklerimizden çok yaşadıklarımızı örnek alırlar.

Sevgili Öğrenciler,

Başarı yalnızca daha çok çalışmakla değil, doğru dinlenebilmekle de kazanılır. Uyurken beyniniz gün içinde öğrendiklerinizi düzenler, hafızanızı güçlendirir ve sizi yeni güne hazırlar. Ertesi gün daha dikkatli olmak, daha hızlı öğrenmek ve kendinizi daha mutlu hissetmek istiyorsanız, uykunuzu ertelemeyin. Çünkü uyku, zaman kaybı değil; başarının en sessiz yatırımcısıdır.

Başka bir söyleyişle, sağlıklı bir toplum; sağlıklı bireylerle, sağlıklı bireyler ise çocuklukta kazanılan doğru alışkanlıklarla yetişir. Düzenli uyku, yalnızca bugünün ders başarısını değil; yarının üretken, mutlu ve güçlü bireylerini de şekillendirir.

Her akşam zamanında sönen bir ışık, aslında geleceğe umutla açılan bir penceredir. Çünkü dinlenmiş bir zihin daha iyi öğrenir, öğrenen bir birey daha doğru düşünür ve doğru düşünen nesiller daha güçlü bir toplum inşa eder.

Uyku, gecenin sessizliğinde başlayan; sağlığın, başarının ve mutlu bir geleceğin en güçlü yolculuğudur.

2026/08/31

Bir Roman, Bir Toplum: Çalıkuşu'nun Değiştirici Gücü - Kamil Baki


Bir roman bazen yalnızca bir roman değildir.

Birkaç yüz sayfa kâğıda yazılmış sıradan bir yazı hiç değildir.


Bir roman bazen bir çağın aynası, bazen bir toplumun vicdanı, bazen de henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin habercisidir.

Ve bazen…

Bir romanın kahramanı, bir toplumun hafızasında derin izler bırakan bir kimliktir.

"Çalıkuşu" romanındaki "Feride" gibi…


"Feride…"

İstanbul’un rahatlığını, alışılmış hayatını geride bırakıp Anadolu yollarına düşen genç bir öğretmen...

Elinde bir bavul…

Yüreğinde kırgınlıklar…

Önünde bilinmeyen yollar…


Ama bütün bunların ötesinde bir meslek duygusu:

"Öğretmenlik."


"Feride"nin Anadolu’ya gidişi, yalnızca bir genç kızın hayatındaki değişiklik değildir.

Aynı zamanda Türk edebiyatının İstanbul’un dışına çıkışı, Anadolu'ya yönelişidir.


Çünkü o güne kadar Anadolu; İstanbul merkezli edebiyatın dünyasından çok uzakta, yeterince tanınmayan, bilinmeyen bir coğrafyadır.


"Çalıkuşu" romanı Anadolu’yu romanın merkezine taşır.

Kasabalarıyla…

Okullarıyla…

Öğretmenleriyle…

Yoksulluğuyla…

İnsanlarıyla…

Gelenekleriyle…

Ve bütün çelişkileriyle…


Okur, kitabın yayınlanmasından sonra Feride’nin gözlerinden Anadolu’ya bakmaya başlar.


İşte sanatın gücü biraz da burada ortaya çıkar.


İstatistikler, bize yoksulluğun oranını söyleyebilir.

Tarih, bize eğitim politikalarını anlatabilir.

Sosyoloji, bize toplumdaki değişimi açıklayabilir.


Ama bir roman…

Bütün bunları bir insanın hayatında bize yaşatabilir.


Bir çocuğun sınıftaki sessizliğini…

Bir öğretmenin yalnızlığını…

Bir kasabanın dedikodusunu…

Bir annenin çaresizliğini…

Bir genç kadının toplumla mücadelesini…

Bir insanın içindeki umutla korkunun çatışmasını…


O, okura yalnızca anlatmaz.

O, okura hayatı gerçek anlamıyla yaşatır.


Belki de edebiyatın en büyük gücü budur:


"İnsanın bilmediği bir hayatı, kendi hayatına dokunuyormuş gibi hissettirmek..."


"Feride" bu nedenle yalnızca bir roman kahramanı değildir.

O, döneminin kadın algısını da ortaya koyan önemli bir karakterdir.


Çünkü Feride…

Kendi kararlarını verebilen,

ayakta durabilen,

çalışabilen,

mesleğini önemseyen,

toplumun baskıları karşısında direnebilen bir kadındır.


Bu yönüyle Çalıkuşu, kadın öğretmenlerin toplumdaki yerinin düşünülmesine ve değerlendirilmesine de katkı sağlayan bir eserdir.


"Bir kadın…"

O günkü şartlarda tek başına Anadolu’ya gidebilir miydi?

Bir meslek sahibi olabilir miydi?

Kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilir miydi?

Toplumun kendisine biçtiği rolün dışına çıkabilir miydi?


"Çalıkuşu" romanı bu soruların karşısına Feride’yi koydu.

Ve Feride’nin hayatı üzerinden cevap verdi:

"Evet!.."


Ama bu “evet”, kolay kazanılmış bir özgürlüğün değil; mücadele edilerek elde edilen bir özgürlüğün “evet”iydi.


Çünkü sanat, yalnızca olanı anlatmaz.

Bazen "olması mümkün olanı" da gösterir.

Bazen toplumun henüz hazır olmadığı bir insan tipini ortaya çıkarır.


Ve toplum, önce romanda tanıdığı o insanı, zamanla gerçek hayatta görmeye başlar.

İşte bir sanat eserinin toplumsal işlevi de burada başlar.


Bir kitap tek başına bir eğitim sistemini şekillendiremez, bütün toplumsal sorunları ortadan kaldıramaz kuşkusuz.


Ama insanların düşünme biçimini az veya çok değiştirebilir, bir dönüşümü başlatabilir.


Bir insanın zihnine bir soru bırakabilir.

Bir görüntü kazandırabilir.

Bir karakter armağan edebilir.


Ve bazen armağan ettiği o karakter, binlerce insanın zihninde yeni bir dünyanın kapısını açabilir.

"Feride" de böyle bir karakterdir.


O, öğretmenin yalnızca ders anlatan biri olmadığını; öğretmenin bir toplumun geleceğine dokunan önemli bir kişi olduğunu hatırlatır.


Çünkü bir öğretmen sınıfta yalnızca bilgi aktarmaz.

O, bir çocuğun hayata bakışını değiştirir.

O, bir çocuğun geleceğine yön verir.


O, bazen bir köyün kaderine dokunur, bazen bir toplumun geleceğini sessizce hazırlar.


Bu yüzden Çalıkuşu’nda öğretmenlik, yalnızca bir meslek değil, bir sorumluluktur.


Belki de Çalıkuşu romanının, Cumhuriyet’in eğitim anlayışıyla kurduğu güçlü bağlardan biri de budur.


Yeni bir toplum kurmak isteyen bir ulusun en önemli ihtiyaçlarından biri "eğitim"dir.


Eğitim varsa değişim vardır.

Değişim varsa gelecek vardır.

Ve o geleceği taşıyanların başında öğretmenler gelir.


Çalıkuşu, işte bu düşünceyi bir ders kitabı gibi değil, bir insanın hayatı üzerinden anlatır.


Ve kısa bir sürede birçok insana ulaşabilen sanatın gücü de burada ortaya çıkar.


Bilim bize neden sorusunun cevabını arar.

Tarih bize ne oldu sorusunu anlatır.

Felsefe bize neden böyle yaşıyoruz diye sordurur.


Sanat ise bütün bu soruları alır…

Bir insanın yüzüne yerleştirir.

Bir hayatın içine koyar.

Bir hikâyeye dönüştürür.


Ve bize:

“Bak!” der.

“Bu da bir hayat, bu da bir insan.”


İşte bir romanın gücü budur.


Bir toplumun tamamını değiştirmese bile, toplumun içindeki birçok insanı, birçok değeri değiştirebilir.


Bir çocuğun hayalini…

Bir gencin meslek seçimini…

Bir kadının kendisine bakışını…

Bir öğretmenin mesleğine verdiği değeri… 


Ve bazen büyük toplumsal değişimler, tam da böyle küçük değişimlerin birikiminden doğar.


Bu nedenle sanatın gücünü yalnızca rakamlarla belirleyemeyiz.

Bir roman kaç kişi tarafından okundu?

Kaç baskı yaptı?

Kaç dile çevrildi?


Bunlar, elbette önemlidir.

Ama asıl soru, başka bir yerde durur:

Bu eser kaç insanın zihninde bir iz bıraktı?

Kaç insanı düşündürdü?

Kaç insana başka bir hayatın mümkün olduğunu gösterdi?


İşte bunu ölçebilen bir sistem yok.

Çünkü sanatın etkileri çoğu zaman görünmezdir.


Bir kitap kapanır.

Ama içindeki bir cümle insanın içinde yaşamaya devam eder.


Bir roman biter.

Ama kahramanı zihnimizde yürümeye devam eder.


"Feride" de yıllardır yürümeye devam ediyor.

Anadolu yollarında…

Okul koridorlarında…

Genç kadınların umutlarında…


Ve Türk edebiyatının hafızasında…


Belki de büyük sanat eserleri tam olarak bunu yapar, kendilerinden sonra yaşamaya devam ederler.


Bir roman yazılır.

Bir toplum okur.


Ve yıllar geçer.

Ama romanın bıraktığı etki, toplumun hafızasında yaşamaya devam eder.


Çünkü kelimeler yalnızca harflerden oluşan semboller değildir.

Onlar çoğu zaman bir düşüncenin taşıyıcısı, bir duygunun hafızası, bir toplumun aynasıdır.

Bazen de geleceğin ilk işaretidir.


"Çalıkuşu" bunun en güzel örneklerinden biridir.

Bir roman…

Bir kadın…

Bir öğretmen…


Ve bütün bunların içinden yükselen büyük bir soru:

"Bir sanat eseri, bir insanın hayatını değiştirebilir mi?"

Evet, değiştirebilir...


Belki bir insanın hayatını…

Belki bin insanın…

Belki bir kuşağın…

Belki de bir toplumun düşünme biçimini…


Kesin olan şu:

Büyük sanat eserleri dünyayı bir anda değiştiremez.

Ama insanların dünyaya bakışını değiştirir.

Dünyayı değiştirenler de çoğu zaman, o yeni dünyayı hayal edebilenlerdir.

2026/08/25

Öz Güven: Bir Çocuğa Bırakılabilecek En Değerli Miras - Kamil Baki

                                              

Öz güven; kişinin kendini olduğundan büyük görmesi değildir. Başkalarını küçümsemesi hiç değildir. 

Ukalalık ya da kendini beğenmişlik ise öz güvenle karıştırılmaması gereken iki farklı davranıştır.

Gerçek öz güven, insanın kendini tanıması, güçlü ve geliştirilmesi gereken yönlerini bilmesi, hata yapmaktan korkmaması ve öğrenmeye açık olmasıdır. 

Gerektiğinde “Bilmiyorum.” diyebilmesi,  gerektiğinde de doğruları medeni bir şekilde savunabilmesidir.

Öz güvene sahip bir kişi, kendini her ortamda rahatlıkla ifade eder. Hakkını bilir ve savunur; başkasının hakkına da her zaman saygı duyar. 

Fikirlerini korkmadan söyler, başarısıyla övünmek yerine çalışmasıyla örnek olur.

Yapılan araştırmalar öz güveni yüksek bireylerin yeni şeyler öğrenmeye daha istekli olduğunu, problem çözmede daha kararlı davrandığını göstermektedir. 

Yine araştırmalar bu bireylerin başarısızlık karşısında daha kolay toparlandığını ve yaşam doyumlarının daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. 

Öz güven, doğuştan gelen bir özellik değil; aile, okul ve sosyal çevrenin katkısıyla gelişen bir yaşam becerisidir.

Bu nedenle çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük hediyelerden biri, onların öz güvenlerini besleyen bir ortam oluşturmaktır.

Peki bunu nasıl başarabiliriz?

Öncelikle çocuklarımızı sürekli başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçmeliyiz. 

Her çocuğun gelişim hızı, yeteneği ve ilgi alanı farklıdır. Sürekli kıyaslanan çocuk, zamanla kendi değerini başkalarının başarıları üzerinden ölçmeye başlar.

Bizler ebeveyn olarak çocuklarımızı yetiştirirken sadece sonucu değil emeği de takdir etmeli, çocuklarımızı çalışmalarından dolayı onurlandırmaktan hiçbir zaman vazgeçmemeliyiz. 

Her fırsatta çocuklarımıza sorumluluk vermeli, onları kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler olarak yetiştirmeliyiz.

Kendi kararlarını verebilen, yaşına uygun görevleri yerine getiren çocuk, zamanla “Ben yapabilirim.” duygusunu geliştirir. 

İşte öz güven tam da bu duygunun üzerine inşa edilir.

Bu süreçte öğretmenlerimize de önemli görevler düşmektedir. 

Sınıfta hata yapmanın doğal olduğu bir öğrenme ortamı oluşturmak, her öğrencinin söz hakkı bulmasını sağlamak ve farklı yetenekleri görünür kılmak biz öğretmenlerin öncelikli görevleridir. 

Öğretmenin bir öğrencisine söylediği cesaret verici tek bir cümlenin, çoğu zaman o öğrencinin hayatını değiştirdiğini hiçbir zaman unutmamalıyız.

Çocuk eğitimindeki en önemli noktalardan bir diğeri ise, çocuklarımıza koşulsuz sevildiğini hissettirmektir. 

Başarı elbette önemlidir; ancak çocuk, sevgiyi sadece başarılı olduğunda hak ettiğini düşünürse öz güven değil, kaygı geliştirir. 

Çocuk şunu bilmek zorundadır: “Ben yapmam gerekeni yapmalıyım; bu süreçte hata yapabilir, başarısız olabilirim. Bundan daha doğal bir şey yoktur. 

Benim hata yapmam veya başarısız olmam durumumda ailemin bana bakışında  kesinlikle herhangi bir değişiklik olmayacaktır.”

Gençlere ise  gelecekleriyle ilgili şunları söyleyebiliriz:

"Kendine güven, başarıdan önce gelir. Cesaret eden insanlar hata yapabilir ama aynı zamanda öğrenir, gelişir ve sonunda başarır."

Sevgili gençler!..

Kitap okuyun.

Araştırın.

Bilimi takip edin.

Sanatla ilgilenin.

Spor yapın.

Üretin.

Soru sorun.

Merak etmekten vazgeçmeyin.

Çünkü bilgi, öz güvenin en sağlam temelidir. İnsan bildikçe korkuları azalır; ürettikçe kendine olan inancı artar.

Unutmayalım ki iyi bir birey olmak; yalnızca meslek sahibi olmak değildir. İyi bir birey; düşünen, sorgulayan, okuyan, araştıran, çalışan, üreten, sanattan ve bilimden beslenen, haklarını bilen, sorumluluklarını yerine getiren ve ülkesine değer katan iyi bir vatandaştır.

Çağlar değişir.

Teknoloji değişir.

Meslekler değişir.

Ama bazı değerler hiç değişmez:

"Güven.

Öz güven.

Çalışmak.

Üretmek.

Ve insan kalabilmek…"

Değerli anne ve babalar, çocuklarımızı öz güveni yüksek bireyler olarak yetiştirelim.

Çünkü onlara bırakabileceğimiz en büyük miras; para, makam ya da unvan değil, "kendilerine inanmayı öğrenmiş güçlü bir karakter"dir.

Geleceği değiştirecek olan da işte bu karakterdir.