2026/10/20

Bilgelik, Yanılabileceğini Bilmektir. - Kamil Baki

“Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını almış.”

İnsan doğasına ayna tutan, düşündürücü bir söz…

Bir gözlem, bir izlenim, belki de insanlığın değişmeyen bir gerçeği…

İnsan, çoğu zaman kendi düşüncelerini doğru, kendi kararlarını yerinde, kendi mantığını ise en güvenilir yol olarak görür. Başkalarının söylediklerini dinlese bile zihninin bir köşesinde kendi yargılarına duyduğu güveni korur. Çünkü insan yalnızca düşünceleriyle değil; alışkanlıklarıyla, deneyimleriyle, inançlarıyla ve benliğiyle de karar verir.

Bu yüzden bazen en doğru fikir, insanın kendi fikrinin gölgesinde kalır. Daha iyisi söylense, daha sağlam gerekçeler ortaya konsa bile kişi, alıştığı düşünceden vazgeçmekte zorlanır.

Çünkü fikir değiştirmek, kimi zaman yalnızca bir düşünceden vazgeçmek değil, tam tersine insanın kendi yanılabilirliğiyle yüzleşmesidir.

Oysa düşünmek, yalnızca kendi aklının sesini dinlemek değil, başka akılların sesine de kulak verebilmektir. 

Gerçek bilgelik, her sorunun cevabını bildiğine inanmakta değil, bilmediklerinin farkına varabilmektedir.

İnsan, kendi aklını kullanmalı elbette. 

Ancak aklını bir hüküm makamına dönüştürmemeli; onu sorgulayan, araştıran, karşılaştıran ve gerektiğinde kendini düzeltebilen bir rehber olarak görmelidir.

Nitekim bir başka bilge söz, bu gerçeği yüzyıllardır hatırlatır bize:

“Bin bilsen de bir bilene danış.”

Bu söz, insanın kendi bilgisini küçümsemesini değil, bilgisinin sınırlarını tanımasını öğütler. 

Çünkü bilgi sahibi olmak başka, her şeyi bilmek başkadır; deneyim kazanmak başka, her durumda doğru karar vermek başkadır.

Bazen bir uzmanın bilgisi, bazen bir ustanın deneyimi, bazen de hiç beklemediğimiz bir insanın sade bir sözü, göremediğimiz bir gerçeği önümüze koyabilir.

Önemli olan, o gerçeğin kimden geldiğinden çok, ne söylediğini anlayabilmektir.

Üstelik danışmak, insanın iradesinden vazgeçmesi değildir. Aksine, kararını daha sağlam temellere oturtma çabasıdır.

Farklı düşünceleri dinlemek, olasılıkları değerlendirmek ve kendi yargısını yeniden gözden geçirmek, insanın aklını eksiltmez; onu geliştirir.

Ne var ki insan, özellikle tartışmalarda ve kriz anlarında, haklı olmaya doğru olmaktan daha fazla önem verir. Kendi düşüncesini savunurken gerçeği aramayı unutur. 

Bu yüzden çözülmesi gereken bir mesele, bir haklılık yarışına dönüşebilir.

Oysa hayat, kimin haklı çıktığından çok, hangi kararın daha doğru sonuçlar doğurduğuyla ilgilenir.

İnsan her zaman yanılabilir. Ne kadar bilgili, dikkatli veya tecrübeli olursa olsun, olayları eksik değerlendirebilir, yanlış çıkarımlarda bulunabilir, kendi önyargılarının etkisinde kalabilir.

Bunu kabul etmek bir zayıflık değil, olgunluğun başlangıcıdır.

Çünkü insanın büyüklüğü hiç yanılmamasında değil, yanıldığını fark ettiğinde kendisini düzeltebilmesindedir.

Belki de akılları pazara çıkarıldığında, herkesin yine kendi aklını seçmesinin nedeni budur:

İnsan, kendi düşüncesine yalnızca doğru olduğuna inandığı için değil, ona alıştığı ve onu kendisinin bir parçası saydığı için de bağlanır.

Oysa akıl, sahiplenilip başkalarına kapatılacak bir mülk değil; kullanıldıkça, sorgulandıkça ve başka akıllarla karşılaştıkça gelişen bir yetidir

İşte bu yüzden insan kendi aklına güvenmeli ama onu yanılmaz sanmamalıdır. 

Başkalarını dinlemeli ama her söyleneni de doğru kabul etmemelidir. 

Düşünmeli, sorgulamalı, danışmalı ve gerektiğinde düşüncellerini değiştirmekten çekinmemelidir.

Unutmamalıdır ki insan, bazen başkasının aklıyla kendi eksiğini tamamlar; bazen de kendi aklını sorgulayarak gerçeğe bir adım daha yaklaşır.

Sözün özü:

Gerçek bilgelik, kendi aklına sahip çıkarken başka akıllardan da öğrenebilmektir.

Ve insanın bu süreçte kendisine söyleyebileceği en dürüst sözlerden biri şudur:

“Yanılıyor olabilirim.”

Çünkü ne kadar bilirsek bilelim ne kadar dikkatli olursak olalım hayatın değişmeyen önemli gerçeklerinden biri "Beşer şaşar"dır.

Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar

2026/10/12

Kamil Baki - Dil ve Anlatım Bilgisi / Sıfatlarla (Ön Ad) İlgili Konu Anlatımları

 

🔸Sıfat tamlamaları başka bir adın sıfatı olabilir mi? - Kamil Baki

🔸Sıfatların türleri nelerdir? - Kamil Baki

🔸Adlaşmış sıfat nedir? Kamil Baki

🔸Soru sıfatı nedir? - Kamil Baki

🔸Sıfatlarda küçültme nasıl yapılır? - Kamil Baki

🔸Addan türemiş sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Küçültme sıfatı türeten ekler nelerdir? - Kamil Baki

🔸Küçültme adı ile küçültme sıfatı arasında ne fark vardır? - Kamil Baki

🔸Birleşik sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Sıfatlar yapıları bakımından kaça ayrılır? - Kamil Baki

🔸Eylemden türemiş sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Addan türemiş sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Türemiş sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Basit yapılı sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Aynı türden sıfatlar arasına hangi noktalama işareti konur? - Kamil Baki

🔸Sıfatlar kaça ayrılır? - Kamil Baki

🔸Belirtme sıfatı nedir? - Kamil Baki

🔸Niteleme sıfatı nedir? - Kamil Baki

🔸Pekiştirme sıfatı nedir? - Kamil Baki

🔸Sıfatın zarfı nedir? - Kamil Baki

🔸Adlaşmış sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Eylemden türemiş sıfat nedir? - Kamil Baki

🔸Kurallı birleşik sıfatlar nasıl yapılır? - Kamil Baki

🔸Sıfatlarda pekiştirme nasıl yapılır? - Kamil Baki


2026/10/10

Bu Ne Yaman Çelişki Anne!.. Bir Köpek ve Bir İnsanlık Ayıbı - Kamil Baki


Hani Ahmet Kaya, bir şarkısında haykırır ya:

“Bu ne yaman çelişki anne!..”

İşte tam da öyle bir şey bugün yaşadığım...

Bazen insanın karşısına öyle manzaralar çıkar ki uzun uzun düşünmeye, sayfalarca yazmaya gerek kalmaz. 

Bir görüntü, bir bakış, bir de insanın içine oturan o tuhaf duygu… her şeyi anlatmaya yeter.

Sabah kalktım. Giyindim. Hem biraz yürüyüş yapayım hem de evin eksiklerini alayım, diye çıktım dışarı.

Yürüyüşümü tamamlayıp markete yöneldim.

Kapının önünde küçük, sevimli bir köpek yatıyordu. Beni görünce doğruldu, birkaç adım atıp yanıma geldi. Gözlerimin içine baktı.

O bakışta anlamaya çalıştığım çok şey vardı.

Biraz mahcubiyet, biraz hüzün, biraz da tükenmemiş bir umut…

Sanki bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyordu. Belki de söyleyeceklerini anlatabilmek için elinde yalnızca gözleri kalmıştı.

“Tamam, bekle,” dedim. “Sana bir şeyler alıp geleceğim.”

Aceleyle markete girdim.

Havancağız açtı...

Dili vardı ama derdini anlatacak sözcükleri yoktu. 

Yine de anlatmak istediği her şey gözlerinden okunuyordu. 

İnsan bazen konuşanları dinleyerek değil, susanların gözlerine bakarak anlıyor hayatı.

Kendi alacaklarımı bir kenara bırakıp köpek maması aramaya başladım. İçimden de durmadan aynı şeyi geçiriyordum:

İnşallah vardır…

Evet, vardı.

Kedi ve köpek mamalarının bulunduğu reyonu görünce içim rahatladı. 

Bir paket mama alıp kasaya yöneldim. 

Bu kez adımlarım her zamankinden daha hızlıydı.

Ya gitmişse?,,

Ya beni beklemekten vazgeçmişse?,,

Dışarı çıktığımda hâlâ oradaydı.

Gitmemişti!..

İnsanlardan umudunu henüz kesmemişti...

Seslendim. Beni görür görmez koşa koşa yanıma geldi. 

Elimdeki mama paketini fark edince sevinçten ne yapacağını şaşırdı. 

Bir sağıma geçiyor, bir soluma… İki ayağının üzerine kalkmaya çalışıyor, kuyruğuyla sanki bütün dünyaya bir şeyler anlatıyordu.

O an, küçücük bir paket mamanın bir canlının dünyasında ne kadar büyük bir yer tutabileceğini daha iyi anladım.
.
Benim için sıradan bir alışverişti bu.

Onun içinse belki de günün en güzel olayı…

Marketin önündeki ağacın yanına geçtim. Paketi açıp mamayı önüne koydum.

O yemeye başladı.

Ben izledim.

Bir süre sonra başını kaldırdı. Gözlerimin içine baktı. Sanki teşekkür ediyordu. 

Belki de yalnızca karnını doyurmuş olmanın huzurunu yaşıyordu. 

Bilmiyorum.

Ama o bakışta, insanın bazen insanda bile bulamadığı bir içtenlik vardı.

Başını okşadım. 

Vedalaştık...

Elimde kalan mama paketini çöpe atmak için etrafıma baktım. Tam karşıda bir çöp kovası vardı. 

Yolu geçip çöp kovasının yanına gittim.

Ve bir anda olduğum yerde kaldım.

Gözlerime inanamadım.

Çöp kovasının çevresi çöplük olmuştu.

Yere saçılmış ambalajlar, kâğıtlar, plastikler, türlü türlü atıklar…

Belli ki gece burada vakit geçirenler, geride bıraktıkları çöpleri kovaya atmak zahmetinde bulunmamış; sağa sola savurup gitmişlerdi.

Başımı kaldırdım.

Bir, marketin önünde, karnını doyurmak için insanlardan medet uman o küçük köpeğe baktım...

Bir de birkaç adım ötede, kendi pisliğini bile toplama sorumluluğunu taşımayan insanları düşündüm...

Biri açlığını anlatamıyordu ama gözleriyle teşekkür ediyordu.

Diğerleri konuşabiliyor, düşünebiliyor, doğruyla yanlışı ayırt edebiliyor ama arkalarında bıraktıklarıyla hiçbir şey anlatmak istemiyorlardı sanki.

O küçük köpek, kendisine uzatılan bir kap mama karşısında sevincini, minnetini bir şekilde ifade etmeye çalışırken, bazı insanlar ise sahip oldukları bütün imkânlara rağmen yaşadıkları dünyaya karşı hiçbir sorumluluk duymuyorlardı.

O an çok şey söylemek mümkündü.

İnsanlıkla ilgili,. merhametle ilgili, vicdanla ilgili, görgüyle ilgili, sorumlulukla ilgili…

Çevre bilinciyle ilgili, birlikte yaşama kültürüyle ilgili…

Ama bazen sözcükler, insanın boğazında düğümlenip kalıyor.

Dudaklarımdan bir anda  şu sözler döküldü:

“Bu ne yaman çelişki anne!..”

Gerçekten de, "Sözcüklerle ifade edilemeyen bir çelişki!.."

Bir köpeğin gözlerinde insanlığı aramak…

İnsanların ardında bıraktığı çöplerde insanlığın tükenmişliğini görmek…

O sabah gördüğüm manzara, bana bir gerçeği yeniden hatırlattı:

Merhamet, yalnızca acı çekene el uzatmak değil; başkasının yaşamına, hakkına ve ortak dünyamıza saygı duymaktır.

Bir hayvanın karnını doyurmak güzeldir.

Elindeki çöpü yere atmamak da…

Bir canlının başını okşamak güzeldir.

Yaşadığın sokağı, parkı, ağacın altını kirletmemek de…

İnsan olmak, yalnızca yüreğimizin yumuşadığı anlarda ortaya çıkan bir duygu değildir. 

Kimsenin bizi görmediği, yaptıklarımız için kimsenin hesap sormadığı zamanlarda da sorumluluklarımızı yerine getirebilmektir.

Belki de insanlığın asıl ölçüsü budur.

Kimse görmüyorken ne yaptığımız…

Kimse uyarmıyorken nasıl davrandığımız…

Ve bize ait olmadığını düşündüğümüz bir yeri, aslında hepimize ait olduğunu bilerek koruyup korumadığımız…

O sabah küçük köpek karnını doyurdu. 

Ben de yoluma devam ettim.

Ama zihnimde o görüntü kaldı.

Bir yanda açlığını gözleriyle anlatan bir can…

Öte yanda sorumluluğunu unutmuş insanlar…

Ve ikisinin arasında bize , insan olmanın anlamını yeniden sorgulatan kısacık bir söz:

"Bu ne yaman çelişki anne!.."

Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar


⭐Öz Güven: Bir Çocuğa Bırakılabilecek En Değerli Miras - Kamil Baki

2026/10/09

Her Gün Kullandığımız Harika Bir Benzetme: İstiare - Kamil Baki


İstiare…

Edebiyatta bir söz sanatı.

Adını duyunca öğrencilerin çoğunun yüzünde aynı ifade belirir:

“Yine zor bir konu…”

Açık istiare, kapalı istiare…

Terimler arttıkça konu büyür, büyüdükçe de öğrenmek zorlaşır.

Oysa istiare, belki de en çok kullandığımız söz sanatlarından biridir.

Sadece, adını bilmiyoruz belki.

Birine “Gülüm benim…” dediğimizde, karşımızdaki insanın gerçekten "gül" olmadığını elbette biliyoruz.

Ama onu güle benzetiyoruz.

Gülün güzelliğini, zarafetini, inceliğini sevdiğimiz insana taşıyoruz.

Üstelik “gül” sözcüğünü açıkça kullanıyoruz.

İşte bu yüzden açık istiare, diyoruz.

Bir çocuğa:

“Aslanım benim!” dediğimizde de aynı şeyi yapıyoruz.

Çocuğu aslana benzetiyor, aslanın gücünü ve cesaretini ona aktarıyoruz.

Benzettiğimiz varlığın adını söylediğimiz için yine açık istiare.

Peki ya benzettiğimiz varlığın adını söylemezsek?

İşte o zaman kapalı istiare karşımıza çıkıyor.

“İki yıldır kanımızı emdiler.”

Burada gerçekten kanımızın emilmesinden söz etmiyoruz.

Birilerinin bizi sömürmesini, üzerimizden geçinmesini anlatıyoruz.

Ama sömürenleri bir "vampir" ya da "sülük" diye adlandırmıyoruz.

Sadece onların davranışını kullanıyoruz:

"Kan emmek".

Benzetilen varlığın kendisi yok; izi, özelliği var.

İşte kapalı istiare.

Yine, “Aslanlarımız düşmanı denize döktü.” dediğimizde askerlerimizi aslana benzetmiş oluruz.

Askerlere “aslan” dediğimiz için açık istiare yapmış oluruz.

Ama “Askerlerimiz kükreyerek taarruza geçti.” dediğimizde aslanın adını söylemiyoruz.

Onun özelliğini söylüyoruz:

"Kükremek".

Bu kez kapalı istiare.

Aslında bütün mesele tek bir soruya indirgenebilir:

Benzettiğim şeyin adını söyledim mi?

Söylediysem "açık istiare".

Söylemedim, yalnızca onun bir özelliğini kullandıysam "kapalı istiare".

Bu kadar...

Fakat istiareyi yalnızca bir edebiyat terimi olarak görmek, onun asıl gücünü kaçırmaktır.

Çünkü dil yalnızca bilgi vermez.

Duygu taşır.

“Güzel bir insan.” dersiniz.

Bir bilgi vermiş olursunuz.

Ama, “Gülüm benim.” dediğinizde artık yalnızca güzellikten söz etmezsiniz.

Sevgi vardır o sözcüğün içinde.

Yakınlık vardır.

Zarafet vardır.

Bir “gül” sözcüğü, insanın taşıdığı duygularla büyür.

“Cesur çocuk.” dersiniz.

Sonra bir gün, “Aslanım benim!” dersiniz.

Bir hayvanın adı, bir çocuğun karakterine dönüşür.

İşte edebiyatın büyüsü tam burada başlar.

Sözcük gerçek anlamından uzaklaşır, anlamını kaybetmeden başka bir anlam kazanır.

Bir kelime, başka bir kelimenin ışığında parlar.

Belki de edebiyat öğretiminde en büyük yanılgılarımızdan biri, öğrencinin zaten bildiği şeyleri ona yalnızca terimlerle anlatmaktır.

“İstiare nedir?” diye sorulduğunda öğrenci susabilir.

Ama, “Gülüm benim.” dediğinizde hemen anlayabilir.

Çünkü o sözü hayatında duymuştur.

Belki kendisi bile kullanmıştır.

Demek ki bilmediği şey istiare değilmiş.

Sadece istiare kelimesiymiş.

Edebiyat bazen bize yeni bir şey öğretmez.

Zaten bildiğimiz, duyduğumuz, kullandığımız şeylerin adını koyar.

İstiare de bunlardan biridir.

Biz yıllardır sözcüklere başka anlamlar giydiriyoruz.

Birine "gül" diyoruz.

Birine "aslan".

Birinin bizi sömürdüğünü anlatmak için “kanımızı emiyor” diyoruz.

Ve farkında olmadan edebiyat yapıyoruz.

Çünkü dil, yalnızca konuştuğumuz kelimelerden oluşmaz.

Söylediklerimizin ardında bıraktığımız hayallerden de oluşur.

İstiare, işte o hayallerden biridir.

Sözcüğü yerinden çıkarır, başka bir yere koyar.

Ve bazen tek bir kelimeyle, uzun uzun anlatamayacağımız bir duyguyu anlatır.

Edebiyatın gücü de biraz budur:

"Az sözcükle çok şey söylemek"

Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar




🔸Bir Roman, Bir Toplum: Çalıkuşu'nun Değiştirici Gücü - Kamil Baki




2026/10/08

Başarıya Giden Yolda Birkaç Adım - Kamil Baki


Hayatın içinde çoğu zaman durmadan koşuyoruz.

Sınava hazırlanan gençler derslerin arasında, üniversite öğrencileri gelecek kaygısının içinde, iş insanları toplantıların ve sorumlulukların arasında, yoğun çalışanlar bitmeyen işlerin peşinde…

Zaman yetmiyor...

Daha çok çalışmak, daha çok yetişmek, daha başarılı olmak istiyoruz.

Ama bazen başarının yolu daha fazla çalışmaktan değil, bir süre yürümekten geçiyor.

Çünkü yürümek yalnızca ayakların hareketi değildir.

Beden yürürken zihin de biraz nefes alır.

Bir yürüyüş, biriken yükleri hafifletebilir.

Düzenli yürüyüş kalbin ve damarların çalışmasına, tansiyonun dengelenmesine, kan şekerinin kontrolüne ve kolesterol düzeylerinin iyileştirilmesine katkıda bulunur.

Kasları çalıştırır, bedeni güçlendirir...

Kuşkusuz yürüyüşün yalnızca bedene dokunan bir tarafı yoktur.

Stresi ve zihinsel gerginliği azaltmaya, ruh hâlini iyileştirmeye, kaygıyı hafifletmeye ve uyku düzenini desteklemeye de yardımcı olur.

Bazen bedenimizin yorulduğunu düşünürüz.

Oysa yorulan yalnızca beden değildir.

Zihin de yorulur.

Ve zihnin de dinlenmeye ihtiyacı vardır.


Sınava hazırlanan gençler için…

Saatlerce masanın başında oturmak daha çok çalışmak anlamına gelmez.

Uzun süre hareketsiz kalmak dikkati ve zihinsel verimliliği azaltabilir.

Ders çalışmanın arasına konulacak kısa bir yürüyüş, zihne küçük bir mola verebilir.

Biraz temiz hava…
Biraz hareket…
Biraz sessizlik…

Sonra yeniden masaya dönmek.

Çünkü öğrenme süreci yalnızca ne kadar çalıştığımızla ilgili değil, zihnin ne kadar verimli çalıştığıyla da ilgilidir.


Üniversite öğrencileri için…

Üniversite yılları yalnızca derslerden ibaret değildir.

Yeni bir şehir, yeni insanlar, gelecek kaygısı, sınavlar, ilişkiler ve hayatın getirdiği belirsizlikler…

Bütün bunların arasında insan bazen kendisini kalabalıkların içinde yalnız hissedebilir.

Böyle zamanlarda yürümek, düşüncelerle baş başa kalmanın sağlıklı yollarından biri olabilir.

Bazen bir kampüs yolunda atılan birkaç yüz adım, insanın zihnindeki karmaşayı biraz olsun düzenler.


Yoğun çalışanlar için…

Günün tamamını masa başında, bilgisayar karşısında veya toplantılarda geçirmek bedenin ve zihnin ihtiyaçlarını unutturabilir.

Oysa gün içinde ayrılacak kısa yürüyüş molaları, yalnızca fiziksel hareket değildir,; bir çeşit zihinsel reset olarak düşünülebilir

İşten birkaç dakika uzaklaşmak, başka bir sokağa bakmak, gökyüzünü görmek, nefesi fark etmek…

Sonra işe daha açık bir zihinle dönmek.

Çünkü insan bir makine değildir.

Dinlenmeden çalışan bir zihin, bir süre sonra verimli düşünmekte zorlanır.


Sağlıklı yaşamak isteyenler için…

Sağlıklı yaşam bazen çok karmaşık anlatılır.

Özel programlar, pahalı ekipmanlar, ağır egzersizler…

Oysa sağlıklı yaşamın temel taşlarından biri son derece basittir:

"Yürümek."

Her gün düzenli olarak yapılan orta tempolu bir yürüyüş; kalp-damar sağlığından metabolizmaya, bedensel dayanıklılıktan ruh hâline kadar yaşamın birçok alanına katkı sağlayabilir.

Üstelik bunun için özel bir salona ihtiyacımız yoktur.

Sağlıklı bir çift ayakkabı ve biraz zaman çoğu zaman yeterlidir.

Başarı yalnızca çok çalışmak değildir

Başarıyı yalnızca masada geçirilen saatlerle ölçmek büyük bir yanılgıdır.

İyi uyuyabilmek…
Dengeli beslenmek…
Hareket etmek…
Stresi yönetebilmek…
Zihni dinlendirebilmek…

Bütün bunlar başarının görünmeyen parçalarıdır.

Çünkü sağlıklı bir beden, berrak bir zihin ve dengeli bir ruh, insanın yapabileceklerinin sınırlarını genişletir.

Belki de bu yüzden yürümek, hayatın en sade ama en değerli alışkanlıklarından biridir.

Bir adım…
Sonra bir adım daha…

Bazen insan yürürken yalnızca bir yolu değil, kendi içindeki bir mesafeyi de aşar.

Kaygıdan sakinliğe…
Yorgunluktan dinginliğe…
Dağınıklıktan düşünceye…
Hareketsizlikten canlılığa…

Ve belki de başarısızlık korkusundan, yeniden deneme cesaretine…

Öyleyse bugün kendimize küçük bir iyilik yapın.

Dersin, işin, toplantının, sınavın, sorumlulukların arasından kendinize biraz zaman ayırın.

Telefonu cebimize koyun.
Kulaklığımızı çıkarın.
Mümkünse doğaya çıkın.

Ve yürüyün.

Çünkü hayatı değiştiren büyük kararlar değil, her gün atılan küçük ve kararlı adımlardır.

Unutmayalım:

Yürüyen beden güçlenir.
Dinlenen zihin berraklaşır.
Dengelenen ruh güç kazanır.

Ve güçlü bir bedenle berrak bir zihin, başarıya giden yolu daha sağlam kateder.

Eğitimci-Yazar