Tevriye…
Bir edebî sanat.
Sözcüklerin ardına saklanan anlamlar, söylenenin gölgesinde gizlenen gerçekler…
Bir başka deyişle, söylerken gizlemek, gizlerken söylemek…
Tevriye, bir sözcüğün ilk akla gelen anlamının ardında, uzak bir başka anlamını saklama sanatıdır. Şair, sözü iki anlamlı bir kapıya dönüştürür. Okuyucu önce görünen anlamdan içeri girer, biraz daha dikkatli baktığında ise asıl anlatılmak isteneni keşfeder.
Bazen bir kelime, bir şiirin bütün yükünü omuzlarında taşır. Bazen bir dize, görünürde başka bir şey söylerken gerçekte bambaşka bir gerçeği anlatır.
Çünkü sanatçı yalnızca sözcükleri kullanan kişi değildir. O, sözcüklerin görünmeyen anlamlarını da keşfeden, onlara yeni dünyaların kapılarını açan insandır.
Sanatçı konuşur...
Haksızlığa karşı çıkar, yanlışları sorgular, gerçeğin peşinden gider. Herkesin sustuğu yerde sözünü söylemekten, herkesin görmezden geldiğini göstermekten çekinmez. Ne var ki kimi zaman yaşadığı çağ, içinde bulunduğu toplum ya da karşısındaki güçler, onun konuşmasını istemez. Sözün cezalandırıldığı, düşüncenin baskı altına alındığı dönemlerde sanatçı, söylemek istediklerini doğrudan dile getiremeyebilir.
İşte o zaman sanat, kendi dilini kurar.
Şair sözcüklerin arkasına saklanır ama düşüncesini saklamaz. Görünürde başka bir şey söyler, anlayana gerçeği anlatır. Sözü örtülüdür, düşüncesi değil. Bir kelimeyle hem kendini korur hem de söylemek istediğini geleceğe taşır.
Çünkü bazen sözü gizlemek, gerçeği susturmaktan kurtarmaktır.
Şairin, “Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül” dizesinde geçen el sözcüğü, ilk bakışta insanın elini, bir organı düşündürür. Oysa sözcüğün bir başka anlamı daha vardır: Yabancı, el âlem…
Böylece dize, yalnızca bir elin hareketini anlatan sıradan bir söz olmaktan çıkar; başka anlamlara açılan bir kapıya dönüşür.
Şair, kelimenin iki ayrı dünyasını aynı dizede buluşturur. Okuyucuya bir anlam gösterirken diğerini de sezdirir.
Bir başka dizede, “Beyaz gerdanında bir de ben gerek.” der şair.
İlk bakışta beyaz bir tenin üzerindeki siyah bir ben anlatılıyor gibidir. Oysa ben sözcüğü, şairin kendisini de işaret edebilir. Böylece küçük bir güzellik ayrıntısı, sevgilinin yanında bulunma arzusuna dönüşür.
Sözcük, hem bedende bir izdir hem de sevenin kendisi…
İşte edebiyatın büyüsü burada başlar. Bir kelime, göründüğünden daha fazlasını anlatmak amacıyla kullanılabilir.
Muallim Naci’nin, “Havada yaprağa döndürdü rüzgâr beni.” dizesi de sözcüklerin sakladığı anlamları düşündürür.
Rüzgâr, yaprağı dalından koparıp oradan oraya savurabilir. Ancak rüzgâr sözcüğünün eski kullanımlarında "zaman" ve "devir" anlamları da vardır. Bu ikinci anlamı düşündüğümüzde dize, yalnızca doğanın karşısında savrulan bir yaprağın hikâyesi olmaktan çıkar; insanı kendi çağının koşulları karşısında çaresiz bırakan bir serzenişe dönüşür.
Böylece şair, yaşadığı döneme ilişkin yakınmasını doğrudan söylemeden de dile getirebilir.
Sözcük aynı sözcüktür; değişen, onun ardında keşfedilen dünyadır.
Nefi'nin zekâsını ve ince mizahını gösteren şu dizeler de sözü ustalıkla kullanmanın çarpıcı örneklerindendir:
“Tahir Efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir,
Maliki mezhebim benim zira,
İtikadımca kelp tahirdir.”
Burada Nefi, kendisine kelp, yani köpek diyen Tahir Efendi’nin sözünü bir hakaret olarak kabul etmek yerine, onu iltifat gibi yorumlar.
Bunu da kelimelerin anlamları arasındaki ilişkiden yararlanarak yapar. "Tahir" sözcüğü "temiz" anlamını çağrıştırırken, şair Malikî mezhebindeki köpeğin temizliğiyle ilgili görüşe gönderme yapar. Böylece karşısındaki kişinin sözünü kendi lehine çevirir; üstelik bunu kaba bir karşılık vermeden, ince bir zekâyla gerçekleştirir.
Görünürde bir mezhep meselesi konuşulmaktadır. Oysa dizelerin ardında, kendisine hakaret eden kişiye verilmiş zarif ve nükteli bir cevap vardır:
İtikadımca kelp tahirdir. (İnacıma göre köpek Tahir'dir)
Şair, öfkesini bağırarak değil, kelimeleri ustalıkla yan yana getirerek gösterir. Karşısındakinin sözünü alır, onu başka bir anlamın içine yerleştirir ve bir hakareti zekânın gücüyle etkisizleştirir.
Bazen en keskin cevap, en zarif cümlede saklıdır.
Tevriye, elbette yalnızca baskı altında konuşmanın bir yolu değildir. Şiire derinlik kazandıran, okuyucuyu düşünmeye çağıran, sözcüklerin anlam alanını genişleten bir edebî sanattır. Ancak sanatçının sözü doğrudan söyleyemediği zamanlarda, bu tür anlam oyunları farklı bir işlev de üstlenebilir.
Şair, bir kelimeye iki anlam yükler; okuyucuya yalnızca birini gösterir, diğerini sezdirir. Kimi zaman bir dizeye sığdırılan düşünce, uzun bir açıklamanın anlatamayacağı kadar çok şey söyler.
Çünkü sanatçı için dil, yalnızca anlaşmak için kullanılan bir araç değildir. Dil, düşüncenin evidir; hayalin kanatları, itirazın sesi, özgürlüğün sığınağıdır.
Sanatçı bazen haykırır, bazen fısıldar. Bazen gerçeği açıkça söyler, bazen bir sözcüğün ardına bırakır. Kimi zaman bir şiirle karşı çıkar, kimi zaman bir hikâyeyle düşündürür, kimi zaman da herkesin bildiği bir kelimeye hiç kimsenin fark etmediği bir anlam yükler.
Ama sözü ne kadar örtülü olursa olsun, anlatma isteği varlığını sürdürür.
Çünkü sanatın dili yalnızca söylemekten değil, sezdirerek anlatmaktan da güç alır.
Ve belki de sanatçının asıl gücü burada yatar: Her şeyi açıkça söyleyemediği zamanlarda bile düşüncesine bir yol bulabilmekte…
Sözün önü kesilebilir, ses susturulmak istenebilir. Ama düşünce, kendine başka bir yol bulur. Bir şiire sığınır, bir öyküye dönüşür, bir sözcüğün içine gizlenir.
Sonunda anlayan anlar.
Ve söz, bir biçimde yoluna devam eder.



