google.com, pub-5303076494350963, DIRECT, f08c47fec0942fa0 google.com, pub-5303076494350963, DIRECT, f08c47fec0942fa0 birsorubiryanıt

İSTEDİĞİNE BURADAN DA ULAŞABİLİRSİN!..

birsorubiryanıt / ARADIĞINIZDAN FAZLASI

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Kamil Baki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kamil Baki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çocuk Eğitiminde Ödül–Ceza Dengesi ve Sağlıklı Ebeveynlik - Kamil Baki

Çocuk eğitimi, sevgi ile disiplinin dengeli biçimde yürütülmesini gerektirir. Ne sadece ödül odaklı bir yaklaşım ne de sürekli ceza üzerine kurulu bir sistem sağlıklı sonuç verir. 

Asıl mesele, çocuğun davranışlarının sonuçlarını anlayabildiği, sınırların net ama sevginin de güçlü hissedildiği bir denge kurmaktır.


1. Ödül–Ceza Dengesi 

Ödül ve ceza, birer araçtır; amaç ise çocuğun iç disiplin geliştirmesidir.

* Ödül, doğru davranışı pekiştirir.

* Ceza, yanlış davranışın sonucunu gösterir.


Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta:

* Ödülün rüşvete dönüşmemesi

* Cezanın korkuya dayanmaması


Sürekli ödül alan çocuk, zamanla “Ödül yoksa davranış da yok.” anlayışına kayabilir.

Sürekli ceza gören çocuk ise kaygılı, içine kapanık ya da isyankâr olabilir.

Doğru yaklaşım:

Davranışın doğal sonuçlarını çocuğa göstermek ve açıklamak.


2. Aşırı Sevgi ve İlginin Görünmeyen Zararları

Sevgi, çocuğun en temel ihtiyacıdır. 

Ancak ölçüsüz olduğunda:

* Çocuk sınır tanımaz

* Sabırsız ve tahammülsüz olabilir

* Her isteğinin karşılanmasını bekler

* “Hayır!” kelimesine karşı direnç geliştirir


Aşırı ilgi, çocuğun kendi başına problem çözme becerisini zayıflatır.

Bu durum ilerleyen yaşlarda bağımlı ve kararsız bir kişilik oluşmasına yol açabilir.


sevgi ve sınır = sağlıklı gelişim


3. Ölçüsüz Alışveriş ve Gereksiz Harcamalar

Çocuğa sürekli oyuncak, kıyafet ya da teknolojik ürün almak:

* Değer duygusunu zedeler

* Sahip olduklarının kıymetini bilmemesine yol açar

* Tüketim odaklı bir karakter oluşturur


“İstedim ve oldu” alışkanlığı, ileride sabırsızlık ve doyumsuzluk doğurur.


Alternatif yaklaşım:

* İhtiyaç ile istek arasındaki fark öğretilmeli

* Harçlık ve bütçe bilinci kazandırılmalı

* Beklemeyi öğrenmesine fırsat verilmeli


4. Disiplinde Denge 

Disiplin, baskı değil rehberliktir.


Sağlıklı disiplin için:

* Kurallar net ve anlaşılır olmalı

* Tutarlılık sağlanmalı

* Anne ve baba aynı çizgide olmalı

* Ceza yerine “sonuç odaklı yaklaşım” tercih edilmeli


Örneğin:

* Oyuncaklarını toplamayan çocuk, bir süre o oyuncaklara erişememeli

    Bu bir ceza değil, davranışın doğal sonucudur.


5. Ebeveyn ve Çocuk İlişkisi 


İdeal ilişki:

* Sevgi dolu ama sınırları olan

* Dinleyen ama yönlendiren

* Destekleyen ama bağımlı kılmayan


Çocuk şunu hissetmelidir:

“Seviliyorum ama her istediğim yapılmak zorunda değil.”


Ebeveynin rolü:

* Sadece ihtiyaçları karşılamak değil

* Aynı zamanda hayata hazırlamaktır


6. Yaşa Göre Ebeveyn Davranışları


0–6 Yaş:

* Sevgi ve güven temeli oluşturulur

* Basit ve net kurallar konulmalı

* Davranışlar model olunarak öğretilmeli


6–12 Yaş:

* Sorumluluk duygusu kazandırılmalı

* Küçük görevler verilmeli

* Ödül–ceza dengesi daha bilinçli uygulanmalı


12+ Yaş (Ergenlik):

 *Daha fazla iletişim ve anlayış gerekir

* Katı kurallar yerine müzakere ön planda olmalı

* Saygı ve güven ilişkisi güçlendirilmeli


Asıl olan:

Çocuk eğitimi, “çok vermek” değil, "doğru zamanda doğru olanı vermek"tir.


* Aşırı ödül → bağımlılık

* Aşırı ceza → korku

* Aşırı ilgi → sınırsızlık


En sağlıklı yol:

Sevgiyle kurulan, sınırlarla korunan bir denge


Bu dengeyi kurabilen ebeveynler, sadece iyi çocuklar değil, hayata hazır bireyler yetiştirir.


Kamil Baki

Eğitimci Yazar

Anne ve Babanın Çocuklar Üzerindeki Rol Model Etkisi - Kamil Baki

Bir çocuğun dünyayı algılama biçimi, büyük ölçüde anne ve babasının davranışlarıyla şekillenir. Çocuklar yalnızca söylenenleri değil, daha çok gördüklerini öğrenirler. Bu nedenle anne ve babalar, farkında olsalar da olmasalar da çocukları için ilk ve en güçlü rol modellerdir.

Çocuk, hayatın ilk yıllarından itibaren ebeveynlerini dikkatle gözlemler. Nasıl konuşulduğunu, nasıl tepki verildiğini, sorunlarla nasıl başa çıkıldığını ve hatta mutluluğun nasıl yaşandığını anne ve babasından öğrenir. Örneğin sabırlı, anlayışlı ve saygılı bir ebeveyn, çocuğuna bu değerleri doğal bir şekilde kazandırırken; öfkesini kontrol edemeyen ya da tutarsız davranan bir ebeveyn de aynı şekilde olumsuz bir örnek oluşturabilir.

Ebeveynlerin tutarlılığı da rol model olma sürecinde büyük önem taşır. Çocuğa “yalan söyleme” denilip, ebeveynin günlük hayatta küçük yalanlar söylemesi, çocukta kafa karışıklığı yaratır. Bu durum zamanla çocuğun davranışlarında çelişkilere neden olabilir. Çünkü çocuk için doğru olan, söylenen değil, yapılan davranıştır.

Ayrıca anne ve babanın hayata bakış açısı, çocuğun özgüvenini ve hedeflerini doğrudan etkiler. Sürekli eleştiren, kıyaslayan ya da başarısızlığa odaklanan bir yaklaşım, çocuğun kendine olan inancını zayıflatabilir. Buna karşılık destekleyici, cesaretlendiren ve emeği takdir eden bir yaklaşım, çocuğun kendine güvenen bireyler olarak yetişmesine katkı sağlar.

Teknoloji çağında büyüyen çocuklar için rol model sadece ebeveynler değildir; ancak anne ve baba hâlâ en etkili rehberdir. Çünkü çocuk, dış dünyadan gelen etkileri ebeveyninin süzgecinden geçirerek anlamlandırır. Bu nedenle ebeveynlerin bilinçli davranması, yalnızca kendi çocukları için değil, toplumun geleceği için de büyük önem taşır.

Sonuç olarak, anne ve baba olmak sadece çocuğun fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak değil; aynı zamanda ona nasıl bir insan olunacağını göstermektir. Çocuklar, nasihatlerden çok örneklerle büyür. Bu yüzden ebeveynlerin attığı her adım, söylediği her söz ve sergilediği her davranış, çocuğun karakterinin bir parçası haline gelir.

Anne Babalar Çocuk Eğitiminde Çocuğun Başarısına mı Yoksa Çocuğun Mutluluğuna mı Kendilerini Endekslemeli? - Kamil Baki

Anne babalar kendilerini sadece başarıya da sadece mutluluğa da endekslememeli. Esas hedef, sağlıklı, kendini tanıyan ve iç motivasyonu olan bir çocuk yetiştirmek olmalı. Çünkü bu üçü varsa hem başarı hem mutluluk zaten gelir.


Biraz
açalım:


1. Sadece başarı odaklı olmanın riski


Çocuk sürekli “Başarılı olursam değerliyim.” mesajını alır.


Bu da:


·             Kaygı, stres ve tükenmişlik
·             Hata yapma korkusu
·             Başarısızlıkta özgüven çöküşü
gibi sonuçlara yol açabilir.


Kısa vadede başarı gelir ama uzun vadede iç huzur zayıflar.
 
2. Sadece mutluluk odaklı olmanın riski


“Yeter ki mutlu olsun.” yaklaşımı sınır ve disiplin eksikliğine dönüşürse:


·             Sorumluluk almama
·             Zorluklardan kaçma
·             Emek vermeden sonuç bekleme
gibi durumlar ortaya çıkabilir.


Bu da gerçek hayatta ciddi uyum sorunlarına yol açar.


3. Sağlıklı denge nasıl kurulur?


En doğru yaklaşım şudur:


Mutluluğu temel, başarıyı süreç olarak görmek.


Yani:
·             Çocuk kendini güvende ve değerli hissedecek (mutluluk zemini)
·             Ama aynı zamanda emek vermeyi, sabretmeyi, hedef koymayı öğrenecek (başarı süreci)
 
4. Pratikte anne baba ne yapmalı?


Yapılması gerekenler:


·             Çabayı öv, sonucu değil
·             Hata yapmasına izin ver
·             Karşılaştırma yapma
·             İlgi ve yeteneğini keşfetmesine destek ol
·             Şartsız sevgi hissettir
 
Yapılmaması gerekenler:


·             “Sen kaçıncı oldun?” merkezli yaklaşım
·             Başarıyı sevgiyle ilişkilendirmek
·             Aşırı korumacılık
·             Sürekli
müdahale


 5. En kritik cümle


Çocuk şunu hissetmeli:


    “Başarılı olsam da olmasam da değerliyim. Ama elimden gelenin en iyisini yapmalıyım.”
    Bu denge kurulduğunda:


·             Mutlu çocuk → iç motivasyon geliştirir
·             İç motivasyon → doğal başarı getirir
 
                                                                                                                                             Kamil Baki
                                                                                                                                            EğitimciYazar


Üniversite Sınavına Hazırlıkta Süreç Yönetimi - Kamil Baki

 Üniversite sınavı sadece bilgi ölçen basit bir sistem değil; aynı zamanda sabır, disiplin ve doğru süreç yönetiminin sınandığı uzun bir yolculuktur. Bu süreçte başarıyı belirleyen en önemli faktörlerden biri, “nasıl çalıştığın” kadar “süreci nasıl yönettiğin”dir.

Öğrenci Açısından

Yapılması Gerekenler

Planlı ve sürdürülebilir çalışma: Günlük hedefler küçük ama net olmalı.

Eksik odaklı ilerleme: Sadece soru çözmek değil, yanlışların nedenleri bulunmaya çalışılmalı.

Deneme analizi: Deneme çözmek kadar analiz yapmanın da önemli olduğu bilinmeli.

Rutin oluşturmak: Her gün belirli saatlerde çalışmak zihni disipline edeceği unutulmamalı.

Gerçek sınav provası yapmak: Süre tutarak ve sınav ciddiyetinde deneme çözmenin önemi göz önünde bulundurulmalı.

Yapılmaması Gerekenler

Başkalarıyla kıyas yapmak: Her öğrencinin süreci farklıdır.

Plansız yoğun çalışma: Çok çalışmak değil, doğru çalışmak önemli.

Sadece konu bitirmeye odaklanmak: Öğrenmeden ilerlemek zaman kaybıdır.

Motivasyon düştüğünde tamamen bırakmak: Düşüşler sürecin parçasıdır.

Veli Açısından

Yapılması Gerekenler

Destekleyici olmak: Baskı değil, güven vermek.

Süreci anlamak: Sınavın zorluklarını ve psikolojik boyutunu kabul etmek.

Düzenli iletişim kurmak: Yargılamadan dinlemek.

Gerçekçi beklenti: Öğrencinin kapasitesine uygun hedefler koymak.

Yapılmaması Gerekenler

Sürekli sonuç sormak: “Kaç net yaptın gibi yaklaşımlar” baskı oluşturur.

Başkalarıyla kıyaslamak: Motivasyonu düşürür.

Aşırı kontrol etmek: Öğrencinin sorumluluk almasını engeller.

Sadece başarıya odaklanmak: Süreci görmezden gelmek hatadır.

Hedefler

Kısa vadeli hedefler: Günlük ve haftalık kazanımlar

Orta vadeli hedefler: Deneme netlerinin artışı

Uzun vadeli hedef: İstenilen bölümü kazanmak

Unutulmamalıdır ki hedefler esnek olmalı, süreç içinde güncellenebilimelidir.

Gerçekler

Gerçek sınav, denemelerden daha stresli ve farklıdır.

Her gün aynı performans gösterilemez.

Motivasyon her zaman yüksek olmaz.

Başarı bir anda değil, birikimle gelir.

Dinlenmek de çalışmanın bir parçasıdır.

Sonuç:

Üniversite sınavına hazırlık bir sprint değil, maratondur. Bu maratonda önemli olan sadece hız değil; denge, istikrar ve doğru yöndür. 

Öğrenci kendi sorumluluğunu almalı, veli ise bu yolculukta bir “baskı unsuru” değil, bir “destek noktası” olmalıdır.

Unutmayın:

Doğru yönetilen bir süreç, hedefe ulaşmanın yarısıdır.

Kamil Baki

Eğitimci Yazar

Askerliği, Meslek Olarak Seçmeyi Düşünmeyen Bir Öğrenci MSÜ'ye Girmeli mi? - Kamil Baki

 12. sınıf öğrencisi olup askerliği düşünmeyen birçok adayın aklında aynı soru var: 

“MSÜ’ye girmeli miyim?” 

Cevap kısa: Evet, kesinlikle girmelisin. Ama neden? 

İsterseniz bunu net ve gerçekçi şekilde açalım.


MSÜ: Bir “Prova Sahnesi” 

MSÜ sınavı, sadece askeri okul hedefleyenler için değil, aslında tüm 12. sınıf öğrencileri için çok değerli bir fırsattır. Çünkü bu sınav, öğrenciye gerçek TYT atmosferini bire bir yaşatır.

Deneme sınavlarında, her ne kadar ciddi olsa da, içten içe “Bu sadece deneme” rahatlığı vardır. Oysa MSÜ’de:

Gerçek sınav stresi yaşanır

Süre yönetimi ciddileşir

Dikkat hatalarının bedeli hissedilir


Bu yüzden MSÜ, adeta TYT’nin bir ön provasıdır.


MSÜ Soruları, TYT’ye Çok Yakın

MSÜ’nün en önemli avantajlarından biri de soru tarzıdır.

Türkçe soruları TYT ile neredeyse aynı mantıktadır

Matematikte işlemden çok yorum ve hız öne çıkar

Fen ve sosyalde temel bilgi + yorum dengesi vardır


Başka bir söyleyişle MSÜ’ye hazırlanmak aslında dolaylı olarak TYT’ye hazırlanmak demektir.


Gerçek Sınav ve Deneme Sınavı

Burada kritik bir fark var ve çoğu öğrenci bunu hafife alır:

Gerçek sınav, deneme sınavından çok farklıdır.

Denemede:

Ev ortamı ya da rahat bir sınıf vardır

Dikkat dağılması daha az hissedilir

Sonuçların gerçek etkisi yoktur

Ama gerçek sınavda:

Sınav salonunun atmosferi baskı oluşturur

“Bu sonuç önemli” düşüncesi stresi artırır

En basit sorularda bile hata yapılabilir


İşte bu farkı önceden yaşamak, sınava giren öğrenciyi TYT’de birkaç adım öne geçirir.


Psikolojik Avantaj

MSÜ’ye giren bir öğrenci, TYT’ye girdiğinde:

Ortama daha alışkın olur

Heyecanı daha kontrollü yaşar

Süreyi daha bilinçli kullanır


Girmeyen bir öğrenci ise TYT’de bu deneyimi ilk kez yaşayacağı için dezavantajlı olabilir.


Sonuç

Askerliği, meslek olarak düşünmüyor olsan bile MSÜ'ye girmek:

Seni TYT’ye hazırlar

Gerçek sınav deneyimi kazandırır

Soru tarzlarını erkenden görmeni sağlar

Kısacası MSÜ, senin için bir hedef değil belki ama çok değerli bir araçtır.


Kamil Baki

Eğitimci Yazar

Sınav Kaygısı ile Baş Etmenin Yolları - Kamil Baki



Sınavlar, öğrencilik hayatının kaçınılmaz bir parçasıdır. Ancak çoğu zaman sınavın kendisinden çok, sınava yüklediğimiz anlam ve ona karşı geliştirdiğimiz kaygı bizi yıpratır. 

Sınav kaygısı olarak adlandırdığımız bu kaygı; dikkati toplamakta güçlük, unutkanlık, mide bulantısı, nefes darlığı, başarısızlık korkusu gibi belirtilerle kendini gösterir ve çoğu zaman gerçek performansımızın altında kalmamıza neden olur.


Sınav kaygısı, kişinin sınav sürecinde ya da sınav öncesinde yaşadığı yoğun endişe ve korku halidir. Bu kaygı, genellikle “Ya yapamazsam?”, “Başarısız olursam ne yaparım?”... gibi olumsuz düşüncelerle beslenir.

Kaygının Kökünü Anlamak

Kaygı, aslında kötü bir şey değildir. Vücudun tehdit algısına verdiği doğal bir tepkidir. Ancak bu tepki çok yoğun hale geldiğinde zihinsel becerileri baskılar ve performansı düşürür. Bu yüzden kaygıyı ortadan kaldırmak değil, yönetmek gerekir.

Sınav Kaygısıyla Başa Çıkma Yöntemleri


Planlı bir şekilde çalışmak, konulara hâkim olma hissi verir. Bu da kaygının azalmasını sağlar. 

Gerçekçi ve sürdürülebilir bir çalışma programı yapın. Küçük hedeflerle ilerleyin ve her hedefin sonunda kendinizi ödüllendirin.

2) Olumsuz Düşüncelerle Vedalaşmak

“Yapamayacağım!”, “Kötü gidiyor!”, "Başaramayacağım!" gibi düşünceler kaygıyı besler. Bu düşünceleri fark ettiğinizde durup kendinize şu soruyu sorun: “Bu düşüncemin kanıtı ne?”

Yerine daha gerçekçi cümleler koyun: “Elimden geleni yapıyorum, başaracağım.”, "Çalışmalarımın karşılığını alacağım", "Yürüyenle, duran bir olmaz; olamaz."
 
3) Nefes Egzersizleri Yapmak ve Gevşeme Teknikleri Uygulamak

Derin nefes alıp yavaşça vermek, bedenin alarm durumunu yatıştırır. 

Her gün 5-10 dakika nefes çalışmaları, meditasyon ya da basit gevşeme egzersizleri yapmak sınav öncesinde sakinliğinizi korumanıza yardımcı olur.

4) Gerçekçi Hedefler Belirlemek

Kendinize ağır ve ulaşılamaz hedefler koymak yerine, adım adım ilerleyebileceğiniz basamaklar belirleyin. 

“Mükemmel olmalıyım” yerine “Kendimle yarışmalı, kendimi aşmalıyım.” , "Biraz zor olabilir, ancak kararlı olan herkes başarabilir." demeyi deneyin.

5) Uyku ve Beslenmeyi İhmal Etmemek

Uykusuzluk, düzensiz beslenme ve aşırı kafein tüketimi kaygıyı artırır. 

Sınav döneminde sağlıklı ve düzenli bir yaşam zihinsel dayanıklılığı ve başarıyı artırır.


Sınav ortamını önceden deneyimlemek, o ana dair belirsizliği azaltır. 

Zaman tutarak sınav çözmek, gerçeğine yakın sınav ortamları oluşturmak; sınav anında oluşabilecek risklere karşı sizi önceden uyarır. 

Bu tip uygulamalar hem bilgi hem de sınav sürecine dair kontrol duygunuz artar.

7) Destek Almaktan Çekinmemek

Bazı durumlarda kaygı o kadar yoğun olur ki baş etmek zorlaşır. Bu gibi durumlarda bir rehber öğretmenden ya da bir psikolojik danışmandan destek almak size güç verir, ortaya çıkabilecek olumsuz durumlardan sizi korur.


Sınav, belli bir ana ya da zamana yönelik bilgi ölçen bir araçtır. 

Senin zekânı, kişiliğini ya da değerini belirlemez. 

Başarı ya da başarısızlık zamana ve duruma göre değişiklik gösteren soyut bir kavramdır.

Hiç şüphen olmasın ki başarı her zaman bizim yanımızda, avuçlarımızdadır.

Bize düşen görev ise onu görebilmek, avuçlarımızda tutabilmektir.

SEN BUNU YAPABİLİRSİN!..

ÖYLEYSE HEMEN BAŞLA!..

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni 


Bir Çift Beyaz Ayakkabı - Kamil Baki


Geçen gün alışveriş yapmak için evden çıkmıştım, biraz ilerleyip sağa döndüğümde sokağın başında biri bir yana diğeri başka bir yana savrulmuş bir çift çocuk ayakkabısıyla göz göze geldim. Beyaz pırıl pırıl bir çift kız çocuğu ayakkabısıydı.

Biraz duraksadım ve yürüyüp gittim.

Marketten alınacaklar vardı. Arkama sağıma bakmadan uzaklaşıp gittim.

Alınacakları marketten aldıktan sonra, aynı yoldan eve yöneldim.

Biraz önce ayakkabıları gördüğüm yere geldiğimde ayakkabıların yerde olmadığını fark ettim.

Sağıma soluma baktığımda duvarın üstünde o beyaz ayakkabılar gözüme ilişti .

Ayakkabılar duvarın üstünde bana bakıyordu.

Bir çift ayakkabı.

Beyaz pırıl pırıl bir çift kız çocuğu ayakkabısı.

Yerden alınmış, özenle duvarın üstüne konmuştu.

Bir ayakkabının ne olduğunu, ne anlam ifade ettiğini bilen biri tarafından alınıp, duvarın üstüne kaldırıldığı kesindi.

O an kendime çok kızdım. Ben neden o ayakkabıları yerden alıp bir kenara koymayı düşünmemiştim?


Mutlaka bir sahibi olmalıydı.

Ne olmuştu acaba?

O ayakkabılar neden sokaktaydı?

Sahibini başına bir şey mi gelmişti?

Sorular, sorular... Kafamda ardı ardına sıralandı.


Belki de yenisi geldiği ya da artık gereksinim duyulmadığı için sokağa atılmıştı o ayakkabılar.

Olamaz mıydı?

Olabilirdi.

Kafam bunlarla meşgulken bir de baktım ki evin önündeyim.

Kapıyı açıp içeri girdim. Eşim elimdekileri alıp mutfağa götürdü.

Ben de oturma odasına geçtim. Televizyonun karşısında dalıp gitmişim çocukluk yıllarıma.

Bayram akşamları geldi gözümün önüne.

Bayramlıklarımız, ayakkabılarımız, kıpır kıpır eden yüreğimiz...

Sabah olmayı bilmezdi o gecelerde.

Yatağımızdan kalkıp kalkıp bakardık ayakkabılarımıza, bayramlıklarımıza.


Televizyonun karşısında ne kadar geçti bilmiyorum. Eşimin sesiyle irkildim.

Kamil, Kamil... ekmek almayı unutmuşsun.

Yerimden kalktım eşimin yanına gittim, hemen alıp geleyim, dedim.

Yemek hazır, fazla oyalanma, dedi.

Kapıyı açıp aşağıya indim. Biraz yürüyüp köşeyi dönünce gözüm duvarın üstüne gitti ister istemez.

Ayakkabılar yoktu.

....!!!


Umarım, bir değer ifade eden, güzel bir yerdedir şimdi o beyaz ayakkabılar.

Kamil Baki
 Eğitimci Yazar








Çocuklara Harika Öyküler: Sinan ve Canan Okul Yolunda - Kamil Baki

 

Sinan’la Canan bir gün okula gidiyorlardı. Okula yaklaştıklarında Sinan,

“Aaa, bak yerde bir zarf var.” dedi.

Sinan, birkaç adım attı ve yerdeki zarfa uzanıp zarfı aldı ve çabucak zarfı açtı. Sinan’ın gözleri bir anda parladı.

“Ooo, 300 lira… Yaşasın, yakında kumbarada çok param olacak.” dedi Canan’a.

Canan şaşırmıştı. Sinan’a,

“Sen bu parayı kumbarana mı atacaksın?” dedi.

Sinan,

“Evet, kumbarama atacağım. Kumbaram kısa sürede dolmalı. Yoksa yazı yine bisikletsiz geçirmek zorunda kalacağım.”

Canan,

“Nasıl yani?”

Sinan,

“Babam, kumbaramı doldurduğumda bana bisiklet alacağını söyledi.”

Canan,

“Ama, Sinan o para senin değil ki...”

Sinan,

“Olsun, o parayı ben buldum; o para artık benim.”

Canan,

“Bence yanlış düşünüyorsun. O para senin değil. Sahibini bulup o parayı sahibine teslim etmen gerekir.”

Onların böyle heyecanlı konuştuklarını gören İlyas yanlarına gelip

“Arkadaşlar, ne oldu, ne tartışıyorsunuz?” dedi.

Canan,

“Sinan, yolda 300 lira buldu. O para artık benim, diyor.”

İlyas,

“Sinan’cım, o parayı sen kaybetseydin ve ben bulsaydım ne yapardın?”

Sinan hiç düşünmeden,

“Parayı isterdim.” diye cevap verdi.

İlyas,

“Vermiyorum, deseydim ne yapardın?”

Sinan,

“Öğretmenime söylerdim.”

İlyas,

“O zaman senin de yolda para bulduğunu öğretmenimize söylemen gerekiyor sanırım bence”

Sinan,

“Haklısın arkadaşım. Hemen öğretmenimizi bulup söyleyelim.”

Canan,

“Tebrik ederim Sinan’cım, doğrusu bu!”

Sinan, Canan ve İlyas güle oynaya okula gidip sınıfın kapısında öğretmenlerini beklemeye başladılar.

Zil çalıp öğretmenleri gelince Sinan,

“Öğretmenim okula gelirken yolda 300 lira buldum, o parayı size teslim etmek istiyorum.” dedi.

Öğretmen,

“Aferin, Sinan’cım. Kaybeden mutlaka üzülmüştür. Onu sahibine ulaştırmamız lazım. Sen bana şimdi parayı tam nerede buldun onu söyle bakalım.

Sinan,

“Mehmet Bakkalı geçtikten sonra kaldırımda buldum öğretmenim.”

Öğretmen,

“Çocuklar, ben dersten sonra Mehmet Bakkala gider, kendisine para kaybettiğini söylenen birisi uğrayıp uğramadığını sorarım, varsa parayı sahibine teslim ederim; yoksa öyle biri çıktığında bize haber vermesini söylerim.”

Sinan,

“Teşekkür ederim öğretmenim, umarım paranın sahibi bulunur.”

Öğretmen,

“Umarım Sinan’cım bulunur.”

Olayın üstünden birkaç gün geçmişti ki okula yaşlı biz teyze gelip kapıdaki güvenlik görevlisine adının Meltem olduğunu ve Selin Öğretmen’le görüşmek istediğini söyledi.

Görevli, Meltem Hanım’ı Selin Öğretmenin yanına götürüp,

“Selin Hanım, hanımefendi sizinle görüşmek istiyor.”

Selin Öğretmen,

“Buyurun şöyle.” deyip Meltem Hanım’a yer gösterdi. Sonra “Bir şey içer miydiniz?” diye sözüne devam etti.

Meltem Hanım,

“Teşekkür ederim bir şey almayayım. Ben sizin değerli zamanınızı almak istemem.”

Selin Öğretmen,

“Olur mu öyle şey!”

Meltem Hanım,

Beni Mehmet Bakkal gönderdi. Geçen gün oğluma göndereceğim parayı onun dükkanının civarında düşürmüşüm. Bankaya gittiğimde göndereceğim paranın cebimde olmadığını fark ettim ve çok üzüldüm.

Oğlum şu an Gaziantep’te asker. Her ay ona ihtiyaçları için bir miktar para gönderiyorum. Bu ay parayı kaybettiğim için gönderemedim. Oğlumu arayıp olayı anlattığımda,

“Üzülme anne, benim daha param var. Gelecek ay gönderirsin.” dedi.

“Biliyorum onun parası bitmiştir, çünkü ben ona imkanım olmadığı için çok para gönderemiyorum. O, sadece beni üzmemek için öyle söylüyor.

Selin Öğretmen,

“Üzülmeyin oğlunuza göndereceğiniz parayı öğrencim Sinan yolda bulmuş, bana teslim etti. Paranız bende.

Selin Öğretmen, çantasını açıp çantasında Sinan’ın bulduğu zarfı çıkartıp Meltem Hanım’a uzattı.

“Buyurun oğlunuzun parası, güle güle harcasın.” dedi.

Meltem Hanım’ın mutluluğu gözlerinden okunuyordu,

“Öğretmenim çok teşekkür ederim, oğlum çok mutlu olacak. Ona sizden ve öğrencilerinizden söz edeceğim. Eğer izniniz olursa bir an önce bankaya gitmek istiyorum.” dedi.

Selin Öğretmen,

“İzin sizin. Oğlunuza bizden de selam söyleyin.”

Bu olayın üstünden yaklaşık üç hafta geçmişti. Selin Öğretmen elinde bir paketle sınıfa geldi.

Çocuklar, Meltem Teyzenin oğlu Çağdaş, bize Gaziantep’ten mektup göndermiş. Çağdaş’ın gönderdiği mektubu size okumamı ister misiniz?

Öğrenciler hep bir ağızdan,

İsteriz öğretmenim!

Pekiyi, okuyorum çocuklar!

“Sevgili kardeşlerim. Adım Çağdaş. Şu an Gaziantep’te askerlik görevimi yapmaktayım. Yaklaşık beş ay sonra askerlik görevim bitiyor. Oraya gelince hepinizi görmek, yanaklarınızdan tek tek sizleri öpmek istiyorum.

Annem sizleri, sizlerin o güzel davranışınız anlattı. Sizlerle gururlandım. Ülkeme, ülkemin geleceğine olan inancım bir kat daha arttı.

Ben araştırmayı, incelemeyi seven bir insanım. Gaziantep’e geldiğimde Gaziantep’le ilgili çok şey bilmiyordum.

Çarşı izinlerimde Gaziantep’i gezme, dolaşma, tanıma fırsatım oldu. Bu süreçte Gaziantep’le ilgili bilmediğim bir şey öğrendim. Gaziantep, Mustafa Kemal Atatürk’ün nüfusa kayıtlı olduğu ilimizmiş meğer.

Sizlere, bu güzel ülkeyi bizlere emanet eden, bizim geleceğimiz için kendi hayatını hiçe sayıp hiçbir fedakarlıktan çekinmeyen Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün nüfusa kayıtlı olduğu Gaziantep’teki fotoğrafını gönderiyorum. Umarım beğenirsiniz. En kısa sürede görüşmek üzere.

Selin Öğretmen,

Çocuklar, Çağdaş ağabeyiniz bizlere çok değerli bir hediye göndermiş. O hediyeyi ben sizler adına sınıfımızdaki panoya asıyorum. Kendisi ziyaretimize geldiğinde ayrıca teşekkür ederiz.

Tüm öğrenciler Çağdaş ağabeyleri tarafından gönderilen fotoğrafı görmek üzere panonun etrafında toplandı ve panonun önünde büyük bir alkış tufanı koptu.