Uzun ve yorucu bir sınav maratonunun ardından tercihlerini yapmış, sonunda istediği üniversitelerden birine yerleşmişti.
Ailecek çok sevindiler.
Sevinçlerini bizimle de paylaştılar.
Üniversite yaşadığımız şehirden farklı bir şehirdeydi.
Üniversite yaşadığımız şehirden farklı bir şehirdeydi.
Günü geldiğinde bütün aile aynı telaşın içine girdi.
Kayıtlar yapıldı, yurt bulundu, eksikler tamamlandı.
Sonunda çocuklarını üniversite eğitimi için başka bir şehre uğurladılar.
Her anne babanın yaşayabileceği o gururun yanında biraz heyecan ve endişe vardı.
Çünkü çocuk ilk kez evden ayrılıyordu.
Aradan on, on beş gün geçti.
Bir gün komşumuzla yolda karşılaştık.
Havadan sudan konuştuktan sonra söz doğal olarak üniversiteye geldi.
Birden yüzü değişti.
“Sorma hocam,” dedi.
“Bizim oğlan kampüste kaybolmuş.”
Şaşırdım.
“Nasıl yani?” dedim.
“Evet, aynen duyduğunuz gibi hocam.
Kampüste kaybolmuş.”
Gülümsediğimi hatırlıyorum ama aslında ortada gülünecek bir şey olmadığını da biliyordum.
Bir çocuk koskoca bir üniversitenin kampüsünde kaybolabilir.
Bir yere nasıl gidileceğini bilemeyebilir.
Bir binayı bulamayabilir.
Yanlış otobüse binebilir.
Bir işi ilk kez yaparken zorlanabilir.
Bunların hepsi hayatın doğal parçalarıdır.
Ama bazen sorun çocuğun kaybolması değildir.
Asıl sorun, çocuğun kaybolduğunda ne yapacağını daha önce hiç öğrenmemiş olmasıdır.
Komşum mecburen hafta sonu oğlunun bulunduğu şehre gideceğini söyledi.
Ben de biraz moral vermek için:
“Çocuğu yalnız bırakmayın abi, olur böyle şeyler,” dedim.
O zaman bunun yalnızca başlangıç olduğunu bilmiyordum.
Aradan biraz daha zaman geçti.
Yine karşılaştık.
Yine havadan sudan konuştuk.
Sonra konu üniversiteye, doğal olarak oğluna geldi.
Bu kez komşum daha da dertliydi.
“Sorma hocam,” dedi. “Bizim oğlan bu sefer de çamaşırla başını belaya sokmuş. Ne yaptıysa çamaşır yıkamayı becerememiş.”
“Halleder, halleder,” dedim.
Konuyu değiştirdim.
Ama zihnimde başka bir konu başlamıştı.
Çünkü mesele artık kampüste kaybolmak ya da çamaşır yıkayamamak değildi.
Mesele çocuklarımızı hayata ne kadar hazırladığımızdı.
Çocuklarımızı çok seviyoruz.
Belki de bütün mesele burada başlıyor.
Onlara kıyamıyoruz.
Üşümesin diye üstünü örtüyoruz.
Yorulmasın diye işini biz yapıyoruz.
Zorlanmasın diye önündeki engelleri kaldırıyoruz.
Üzülmesin diye onun yerine konuşuyoruz.
Yanlış yapmasın diye kararlarına müdahale ediyoruz.
Düşmesin diye sürekli elinden tutuyoruz.
Sonra bir gün…
O eli bırakıp hayatın ortasına çıkmasını bekliyoruz.
İşte çocuk tam da o gün şaşırıyor.
Çünkü hayat, bizim evimiz değildir.
Hayatın onun için hazırlanmış bir yatağı, önceden düzenlenmiş bir odası, hazır bir kahvaltısı, yıkanmış çamaşırları ve her sorunu çözecek bir annesi babası yoktur.
Hayat bazen soğuktur.
Bazen acımasızdır.
Bazen insanı hazırlıksız yakalar.
Bazen yanlış otobüse bindirir.
Bazen yolunu kaybettirir.
Bazen çamaşır makinesinin karşısında çaresiz bırakır.
Ve bazen de hiç beklemediği bir sorumluluğu önüne koyar.
İşte çocuklarımızı bütün bunlarla karşılaşmadan önce hazırlamamız gerekir.
Çocuk yetiştirmek, onun önündeki bütün taşları temizlemek değildir.
Asıl mesele, ona taşların üzerinden nasıl geçeceğini öğretmektir.
Çocuğun her sorununu çözmek yerine ona sorun çözmeyi öğretmek…
Her kararını onun adına vermek yerine karar vermesine fırsat tanımak…
Her hatasında hemen müdahale etmek yerine hatasının sonuçlarını görmesine izin vermek…
Bazen çok şeyden daha değerlidir.
Çünkü insan yaşayarak öğrenir.
Çocuk, sorumluluk alarak sorumluluk sahibi olur.
Karar vererek karar vermeyi öğrenir.
Yanlış yaparak yanlışlarından ders çıkarır.
Zorlanarak güçlenir.
Kendi işini yaparak kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir.
Bilimsel olarak çocukların yaşlarına uygun sorumluluklar üstlenmesi; öz yeterlik, problem çözme ve bağımsızlık becerilerinin gelişmesine katkı sağlayan önemli bir öğrenme alanıdır.
Burada önemli olan çocuğu bir anda hayatın ortasına bırakmak değildir.
Tam tersine…
Kontrollü özgürlük.
Yaşa uygun sorumluluk.
Güvenli sınırlar içinde deneme.
Ve gerektiğinde yanında olduğunu hissettirmek.
Çocuk önce küçük sorumluluklarla tanışmalıdır.
Oyuncaklarını toplamak…
Odasıyla ilgilenmek…
Kıyafetlerini düzenlemek…
Basit yemek hazırlıklarına katılmak…
Çamaşır makinesini çalıştırmak…
Toplu taşıma kullanmayı öğrenmek…
Parasını yönetmek…
Bir yere giderken yolunu kendisinin bulmaya çalışması…
Bir sorun yaşadığında önce kendi çözümünü düşünmesi…
Bunlar küçük şeyler gibi görünür.
Ama hayat dediğimiz büyük yapı, işte bu küçük becerilerin üzerine kurulur.
Anne babanın görevi çocuğun hayatını onun yerine yaşamak değildir.
Anne babanın görevi, bir gün kendi hayatını yaşayabilecek bir insan yetiştirmektir.
Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.
Çocuğun ayakkabısını bağlamak kolaydır.
Ama bir gün kendi ayakkabısını bağlayabilmesini sağlamak daha değerlidir.
Çantasını hazırlamak kolaydır.
Ama eksiklerini kendisinin fark etmesini sağlamak daha değerlidir.
Ödevini takip etmek kolaydır.
Ama kendi sorumluluğunu takip eden bir insan yetiştirmek daha değerlidir.
Her sabah uyandırmak kolaydır.
Ama bir gün kendi alarmını kurup kendi hayatına zamanında yetişmesini öğretmek daha değerlidir.
Çünkü çocuk sonsuza kadar çocuk kalmayacaktır.
Bir gün büyüyecek.
Bir üniversiteye gidecek.
Bir işte çalışacak.
Bir ev kuracak.
Belki başka bir şehirde, belki başka bir ülkede yaşayacak.
Ve biz yanında olmayacağız.
İşte asıl hazırlık, o gün gelmeden başlamalıdır.
Bazen anne babalar çocuklarının yaptığı işleri kendi sevgilerinin bir göstergesi olarak görür.
“Ben yapayım, o yorulmasın.”
“Ben halledeyim, onun canı sıkılmasın.”
“Ben konuşayım, o mahcup olmasın.”
Bunların her biri iyi niyetle yapılır.
Fakat iyi niyet, her zaman iyi sonuç doğurmaz.
Çocuğun karşılaştığı her güçlüğü ortadan kaldırmak, kısa vadede onu rahatlatabilir.
Ama uzun vadede çocuğun kendi gücünü keşfetmesini geciktirebilir.
Çünkü özgüven yalnızca çocuğa:
“Sen her şeyi yapabilirsin.” demekle oluşmaz.
Çocuk bir şeyi gerçekten kendi başına yaptığında oluşur.
İlk kez tek başına bir yere gittiğinde…
İlk kez parasını kendisi yönettiğinde…
İlk kez bir sorununu kendi çözümlediğinde…
İlk kez yanlış yaptığında ve hatasını düzelttiğinde…
İşte o zaman çocuğun içinde başka bir ses yükselir:
“Ben bunu yapabiliyorum.”
Özgüvenin en sağlam kaynaklarından biri budur.
Elbette çocuğu kendi hâline bırakmak da doğru değildir.
Bağımsızlık ile ilgisizlik birbirine karıştırılmamalıdır.
Çocuğa:
“Artık büyüdün, başının çaresine bak.” demek eğitim değildir.
Asıl eğitim şudur:
“Bunu önce sen dene takılırsan merak etme ben buradayım.”
İşte sağlıklı ebeveynlik biraz da bu cümlenin içinde saklıdır.
Ne çocuğun elinden bütün sorumlulukları almak…
Ne de onu hazırlıksız biçimde hayatın ortasına bırakmak.
Yanında olmak ama yerine geçmemek.
Yol göstermek ama yolu onun yerine yürümemek.
Destek olmak ama onun yerine mücadele etmemek.
Sevmek ama sevgiyi aşırı korumaya dönüştürmemek.
Çünkü çocuklarımızı hayatın bütün zorluklarından koruyamayız.
Bunu denemek de doğru değildir.
Bizim yapabileceğimiz şey, onları zorluklarla karşılaştıklarında ayakta kalabilecekleri şekilde yetiştirmektir.
Bir gün kampüste kaybolabilir.
Haritayı açıp yolu bulmayı öğrenir.
Bir gün çamaşırını yanlış yıkayabilir.
Bir daha doğru programı seçer.
Bir gün parasını yanlış harcayabilir.
Bütçe yapmayı öğrenir.
Bir gün yanlış karar verebilir.
Sonuçlarıyla yüzleşir ve bir sonraki kararını daha bilinçli verir.
Bunların hiçbiri dünyanın sonu değildir.
Tam tersine…
Bunlar hayatın küçük provalarıdır.
Çocuklarımızın bu provaları güvenli ortamda yapmasına izin vermeliyiz.
Çünkü küçük yaşlarda yapılan küçük hatalar, ileride karşılaşılabilecek büyük hayat sorunları için önemli birer deneyime dönüşebilir.
Anne babalık biraz da çocuğun elini ne zaman tutacağını, ne zaman bırakacağını bilmektir.
İlk yıllarda elinden tutarsınız.
Sonra yanında yürürsünüz.
Sonra birkaç adım gerisinden izlersiniz.
Ve bir gün…
Sadece uzaktan bakarsınız.
Çünkü amaç çocuğu sonsuza kadar yanımızda tutmak değildir.
Amaç, bizler yanında olmadığımızda da kendi yolunu bulabilmesini sağlamaktır.
Belki de gerçek ebeveynlik, çocuğun bize ne kadar ihtiyaç duyduğuyla değil, biz yanında olmadığımızda ne kadar güçlü durabildiğiyle ölçülmelidir.
Çocuklarımızı sevelim.
Onlara sarılalım.
Onları koruyalım.
Ama onları hayattan da saklamayalım.
Bırakalım bazen yorulsunlar.
Bırakalım bazen hata yapsınlar.
Bırakalım bazen kaybolsunlar.
Ama kaybolduklarında yollarını bulmayı öğrenmelerine izin verelim.
Çünkü bizim görevimiz onların önündeki bütün yolları temizlemek değil…
Bizim görevimiz, kendi yollarını bulabilecek bireyler yetiştirmektir.
Ve belki de hiç unutmamamız gereken bir cümle var:
"Sizin kıyamadığınız çocuğunuza hayat hiç acımadan kıyar."
O yüzden çocuğunuzu hayattan korumaya çalışmak yerine, onu hayata hazırlayın.
En büyük sevgi, çocuğun elinden her şeyi almak değil; bir gün elini bıraktığınızda kendi başına yürüyebilmesini sağlamaktır.
Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder