“Anlat derdini Marko Paşa’ya…”
Peki kimdir bu Marko Paşa?
Marko Paşa, asıl adıyla Marko Apostolidis, 1824 yılında Siros Adası’nda doğmuş Rum asıllı bir Osmanlı hekimidir. Mekteb-i Tıbbiye’yi bitirmiş, hekimlik yapmış, zamanla Osmanlı sarayında hekimbaşılık görevine kadar yükselmiş, paşa rütbesi almış önemli bir tıp insanıdır. Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin kuruluşunda da rol üstlenmiştir.
Kaynaklarda onu çalışkan, insanlara yakın ve kendisine başvuranların sorunlarıyla ilgilenen bir kişi olarak tanımlayan bilgiler bulunmaktadır.
İşte Marko Paşa’nın adı, yalnızca hekimliğiyle değil, insanların derdini dinleyen bir kişi olarak halkın hafızasına yerleşmesiyle Türkçenin içinde yaşamaya başlamıştır.
Fakat burada halkın ince zekâsı devreye girer. Çünkü halk, yaşadığı hayatı yalnızca yaşamaz; onu gözlemler, yorumlar, anlamlandırır ve çoğu zaman birkaç kelimeyle koca bir hikâyeye dönüştürür.
Deyimler biraz da bunun ürünüdür.
Bir olay yaşanır.
İnsanlar onu konuşur.
Olayın özü zamanla sadeleşir.
Uzun bir hikâye birkaç kelimeye sığar.
Ve sonunda o birkaç kelime, olayın kendisinden daha uzun yaşamaya başlar.
Marko Paşa’nın hikâyesinde de böyle bir süreç yaşandığı anlatılır.
Bir rivayete göre Marko Paşa, kendisine gelen insanları sabırla dinlermiş. Fakat Rum asıllı olması nedeniyle Türkçe konuşan bazı insanların anlattıklarını anlamakta zorlandığı, yanlış anlamamak için söylediklerini tekrar tekrar dinlediği anlatılır.
Bu rivayet, onun insanları dinleyen fakat her zaman ne anlatıldığını tam olarak anlayamayan bir hekim olarak halkın dilinde farklı bir görüntü kazanmasına yol açmıştır.
Zaman içinde ortaya çıkan ironi ise çok güçlüdür:
Sen anlatıyorsun…
O dinliyor…
Ama bir türlü anlaşamıyorsunuz.
O dinliyor…
Ama bir türlü anlaşamıyorsunuz.
İşte halkın mizahı tam burada kendisini gösterir. Çünkü halk bazen uzun uzun açıklamalar yapmaz. Bir insanın çaresizliğini anlatmak için sayfalarca yazı yazmaz. Bir bürokratın ilgisizliğini anlatmak için uzun cümlelere ihtiyaç duymaz.
Bir türlü anlaşılmayan derdini anlatmak için yalnızca:
“Anlat derdini Marko Paşa’ya.” der.
Ve herkes ne anlatılmak istendiğini anlar.
Sözün bugün taşıdığı anlam da biraz buradan kaynaklanır.
Derdini anlatacak kimse yoktur.
Seni dinleyen vardır ama anlayan yoktur.
Seni anlayan vardır ama çözüm üreten yoktur.
Çözüm üretecek olan vardır ama seni dinlemiyordur.
İşte bütün bu çaresizlikler, birkaç kelimenin içine sığar.
“Anlat derdini Marko Paşa’ya…”
Aslında bu söz yalnızca bir kişiyi anlatmaz.
İnsanın anlaşılma ihtiyacını anlatır.
Çünkü insanın en büyük ihtiyaçlarından biri yalnızca konuşmak değildir; anlaşılmaktır.
Bazen insanın derdine ilaçtan önce bir kulak gerekir.
Birinin gerçekten dinlemesine ihtiyaç vardır.
Sözünü kesmeden…
Acele etmeden…
Yargılamadan…
“Ben senin ne demek istediğini anlıyorum.” diyebilmek gerekir.
Belki de bu yüzden Marko Paşa’nın adı, üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen dilimizde yaşamaya devam etmektedir.
Çünkü insanlar değişse de insanın derdi değişmez.
İnsan hâlâ anlatmak ister.
Hâlâ anlaşılmak ister.
Hâlâ bir kapı arar.
Bir dost…
Bir hekim…
Bir öğretmen…
Bir yönetici…
Bir devlet görevlisi…
Kısacası kendisini gerçekten dinleyecek bir insan…
Fakat bazen bütün kapılar kapanır.
İnsan anlatır, anlatır, anlatır…
Sesini yükseltir.
Cümlelerini değiştirir.
Başka kelimeler seçer.
Derdini daha açık anlatmaya çalışır.
Ama karşısındaki yine anlamaz.
İşte o zaman halkın yüzyıllar içinde damıttığı o ince alay gelir akla:
“Anlat derdini Marko Paşa’ya…”
Bu sözün güzelliği de buradadır.
Bir hekimden yola çıkar.
Bir insanın hikâyesine dönüşür.
Sonra halkın mizahıyla biçimlenir.
En sonunda da toplumun ortak hafızasına yerleşir.
Belki de deyimlerin asıl gücü budur.
Onlar yalnızca kelimeler değildir.
Geçmişin bugüne bıraktığı küçük notlardır.
Bir deyimi söylediğimizde farkında olmadan geçmişten bir insanı, bir olayı, bir davranışı ve o davranışa toplumun verdiği anlamı da yeniden yaşatırız.
“Anlat derdini Marko Paşa’ya” da bize şunu söyler:
Derdini anlatmak yetmez.
Önemli olan, seni gerçekten dinleyen ve anlayan birini bulabilmektir.
Çünkü bazen insanın derdi çözülmeyebilir.
Ama insan, anlaşıldığını hissettiğinde yükünün bir kısmını bırakır.
Bazen bir çözümden önce bir anlayış gerekir.
Bazen ilaçtan önce bir söz…
Bazen de yalnızca:
“Anlat, seni dinliyorum.” diyen bir insan…
İşte belki de Marko Paşa’nın yüzyıllar boyunca dilimizde kalan asıl hikâyesi budur.
Bir insanın adı, bir deyime dönüşmüş; bir deyim, bir toplumun mizahını taşımış; o mizah da bize insan olmanın en temel ihtiyaçlarından birini hatırlatmıştır:
"Anlaşılmak..."