Kapalı İstiare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kapalı İstiare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2026/10/09

Her Gün Kullandığımız Harika Bir Benzetme: İstiare - Kamil Baki


İstiare…

Edebiyatta bir söz sanatı.

Adını duyunca öğrencilerin çoğunun yüzünde aynı ifade belirir:

“Yine zor bir konu…”

Açık istiare, kapalı istiare…

Terimler arttıkça konu büyür, büyüdükçe de öğrenmek zorlaşır.

Oysa istiare, belki de en çok kullandığımız söz sanatlarından biridir.

Sadece, adını bilmiyoruz belki.

Birine “Gülüm benim…” dediğimizde, karşımızdaki insanın gerçekten "gül" olmadığını elbette biliyoruz.

Ama onu güle benzetiyoruz.

Gülün güzelliğini, zarafetini, inceliğini sevdiğimiz insana taşıyoruz.

Üstelik “gül” sözcüğünü açıkça kullanıyoruz.

İşte bu yüzden açık istiare, diyoruz.

Bir çocuğa:

“Aslanım benim!” dediğimizde de aynı şeyi yapıyoruz.

Çocuğu aslana benzetiyor, aslanın gücünü ve cesaretini ona aktarıyoruz.

Benzettiğimiz varlığın adını söylediğimiz için yine açık istiare.

Peki ya benzettiğimiz varlığın adını söylemezsek?

İşte o zaman kapalı istiare karşımıza çıkıyor.

“İki yıldır kanımızı emdiler.”

Burada gerçekten kanımızın emilmesinden söz etmiyoruz.

Birilerinin bizi sömürmesini, üzerimizden geçinmesini anlatıyoruz.

Ama sömürenleri bir "vampir" ya da "sülük" diye adlandırmıyoruz.

Sadece onların davranışını kullanıyoruz:

"Kan emmek".

Benzetilen varlığın kendisi yok; izi, özelliği var.

İşte kapalı istiare.

Yine, “Aslanlarımız düşmanı denize döktü.” dediğimizde askerlerimizi aslana benzetmiş oluruz.

Askerlere “aslan” dediğimiz için açık istiare yapmış oluruz.

Ama “Askerlerimiz kükreyerek taarruza geçti.” dediğimizde aslanın adını söylemiyoruz.

Onun özelliğini söylüyoruz:

"Kükremek".

Bu kez kapalı istiare.

Aslında bütün mesele tek bir soruya indirgenebilir:

Benzettiğim şeyin adını söyledim mi?

Söylediysem "açık istiare".

Söylemedim, yalnızca onun bir özelliğini kullandıysam "kapalı istiare".

Bu kadar...

Fakat istiareyi yalnızca bir edebiyat terimi olarak görmek, onun asıl gücünü kaçırmaktır.

Çünkü dil yalnızca bilgi vermez.

Duygu taşır.

“Güzel bir insan.” dersiniz.

Bir bilgi vermiş olursunuz.

Ama, “Gülüm benim.” dediğinizde artık yalnızca güzellikten söz etmezsiniz.

Sevgi vardır o sözcüğün içinde.

Yakınlık vardır.

Zarafet vardır.

Bir “gül” sözcüğü, insanın taşıdığı duygularla büyür.

“Cesur çocuk.” dersiniz.

Sonra bir gün, “Aslanım benim!” dersiniz.

Bir hayvanın adı, bir çocuğun karakterine dönüşür.

İşte edebiyatın büyüsü tam burada başlar.

Sözcük gerçek anlamından uzaklaşır, anlamını kaybetmeden başka bir anlam kazanır.

Bir kelime, başka bir kelimenin ışığında parlar.

Belki de edebiyat öğretiminde en büyük yanılgılarımızdan biri, öğrencinin zaten bildiği şeyleri ona yalnızca terimlerle anlatmaktır.

“İstiare nedir?” diye sorulduğunda öğrenci susabilir.

Ama, “Gülüm benim.” dediğinizde hemen anlayabilir.

Çünkü o sözü hayatında duymuştur.

Belki kendisi bile kullanmıştır.

Demek ki bilmediği şey istiare değilmiş.

Sadece istiare kelimesiymiş.

Edebiyat bazen bize yeni bir şey öğretmez.

Zaten bildiğimiz, duyduğumuz, kullandığımız şeylerin adını koyar.

İstiare de bunlardan biridir.

Biz yıllardır sözcüklere başka anlamlar giydiriyoruz.

Birine "gül" diyoruz.

Birine "aslan".

Birinin bizi sömürdüğünü anlatmak için “kanımızı emiyor” diyoruz.

Ve farkında olmadan edebiyat yapıyoruz.

Çünkü dil, yalnızca konuştuğumuz kelimelerden oluşmaz.

Söylediklerimizin ardında bıraktığımız hayallerden de oluşur.

İstiare, işte o hayallerden biridir.

Sözcüğü yerinden çıkarır, başka bir yere koyar.

Ve bazen tek bir kelimeyle, uzun uzun anlatamayacağımız bir duyguyu anlatır.

Edebiyatın gücü de biraz budur:

"Az sözcükle çok şey söylemek"

Kamil BAKİ
Eğitimci-Yazar